ISSN 2148-4902
e-ISSN 2536-4553
 

Volume : 6 Issue : 3 Year : 2019

 
North Clin Istanb: 6 (2)
Volume: 6  Issue: 2 - 2019
Hide Abstracts | << Back
RESEARCH ARTICLE
1.The effects of barnidipine on an experimental ischemia reperfusion model of spinal cord injury and comparison with methyl prednisolone
İskender Samet Daltaban, Sema Mısır, Vugar Ali Turksoy, Hakan Ak, Ertugrul Cakir
doi: 10.14744/nci.2018.89411  Pages 103 - 109
GİRİŞ ve AMAÇ: Artmış hücre içi kalsiyum konsantrasyonu spinal kord hasarının sekonder mekanizmasında önemli rol oynamaktadır. Bu çalışmada L-tipi kalsiyum kanallarına yüksek afinitesi olan barnidipinin spinal kord hasarı üzerine iyileştirici etkisinin varlığı ve bunun etkilerinin metilprednizolon ile karşılaştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 32 erişkin dişi Spraque Dawley albino sıçanlar dört gruba ayrılmıştır. Abdominal aortun kliplenmesi ile iskemi reperfüzyon modeli oluşturulmuştur. Cerrahi proseüdrden bir saat sonra ve sakrifikasyon öncesi motor muayene yapılmıştır. Histopatolojik değerlendirme ve malondialdehid düzeyleri ölçülmüştür.
BULGULAR: Kontrol ve barnidipin grupları ile kontrol ve iskemi grupları arasında motor muayene açısından birinci ve 24. saatte anlamlı bir korrelasyon bulundu (p <0.008). Bununla birlikte iskemi ve barnidipin grubu ile iskemi ve metil prednizolon grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmedi (p> 0.008). Kontrol grubunun ışık mikroskopik incelemesinde normal omurilik yapısı ile uyumlu bulgular saptandı. Grup 2, 3 ve 4'de ışık mikroskopik incelemesinde polimorfonükleer lökosit infiltrasyonu ve az miktarda aksonal şişme saptandı. İskemi ve barnidipin grupları ile barnidipin ve metil prednizolon grupları arasında MDA düzeyleri bakımından anlamlı bir korrelasyon bulunmadı (p> 0.008).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Tek bir doz barnidipin (10 mg / kg) sıçanlarda spinal iskemi reperfüzyonunu önlemede yetersiz kalmaktadır.
INTRODUCTION: Increased intracellular calcium concentration plays an important role in the secondary mechanism of spinal cord injury. In the presenting experimental study, we aimed to evaluate the healing effect of barnidipine, which has a high affinity for L-type calcium channels, on acute spinal cord injury and to compare its effects with those of methylprednisolone.
METHODS: A total of 32 Spraque Dawley albino adult female rats were divided into 4 groups; group 1: sham-operated (n=8), group 2: only ischemia (n=6), group 3: barnidipine-treated (n=8), and group 4: methylprednisolone-treated (n=6). An ischemia-reperfusion model was created by clipping the abdominal aorta in the rats. Motor examination was performed 1 hour after the surgical procedure and before sacrification. Immediately following the second motor examination, rats were sacrificed and tissue samples were taken for histopathological examination and for testing of tissue malondialdehyde (MDA) levels.
RESULTS: A significant correlation of motor examination was found between the sham-operated and barnidipine-treated groups and the sham-operated and only ischemia groups at the 1st and 24th hour (p<0.008). There was no significant difference between the only ischemia and barnidipine-treated groups and only ischemia and methylprednisolone-treated groups (p>0.008). Light microscopic examination of the sham-operated group revealed findings consistent with normal spinal cord structure. In group 2, 3, and 4, light microscopic examination revealed polymorphonuclear leukocyte infiltration and a small amount of axonal swelling. There was no significant correlation between the ischemia and barnidipine-treated groups and the barnidipine and methylprednisolone groups in terms of MDA levels (p>0.008).
DISCUSSION AND CONCLUSION: A single dose of barnidipine (10 mg/kg) and methylprednisolone are not effective and not sufficient to prevent spinal ischemia-reperfusion injury in rats.

2.Expression of androgen, estrogen, and progesterone hormone receptors in the penile tissues of children with different types of hypospadias
Ayşenur Celayir, Serdar Moralıoğlu, Handan Cetiner, Gözde Kır, Sinan Celayir
doi: 10.14744/nci.2018.47108  Pages 110 - 116
GİRİŞ ve AMAÇ: Androjen (AR), östrojen (ER) ve progestero (PR) hormonları prenatal ve postnatal dönemde ürogenital sistemin ve özellikle penisin gelişiminde önemli rol oynamaktadırlar. Hipospadiaslı hastalarda penil dokudaki androjen ve östrojen reseptörlerinin varlığı daha önce gösterilmiştir. Bu yol gösterici çalışmada, seks hormon reseptörlerinin farklı hipospadias tiplerinde dağılımının incelenmesi amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma opere edilen DSD olmayan hipospadiaslı çocuklarda yapıldı. 3 farklı bölge (A: Parameatal üretral sulcus lateral kenarı, B: Ön prepisyum iç yüzey, C: Arka prepisyum iç yüzey)’den alınan 3 mm’lik biyopsi örnekleri; androjen, östrojen ve progesteron reseptörleri varlığı açısından İmmun histokimyasal olarak değerlendirildi.
BULGULAR: 18 hipospadiaslı çocuğun ortalama ameliyat yaşı 5.4 yaş idi; 5 subcoronal hypospadiasdan 5, 7 penil hipospadiasdan 15, 6 penoskrotal hipospadiasdan 13 olmak üzere toplam 33 biyopsi örneği alındı. Biyopsi örnekleri alınma yerine göre; 13 üretral oluğa komşu lateral parameatal doku (A), 13 ön prepiyum iç yüzeyi (B), 7 arka prepisyum iç yüzeyinden (C) alınmıştı. Östrojen reseptörleri 29'unda (%87.8); androjen reseptörleri 12'sine (%36.4) pozitifti, progesteron reseptörleri 33'ünde negatifti.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada, hipospadiaslı çocukların penil dokularında östrojen reseptörlerinin baskın olarak bulunduğunu gösterilmiştir. Hipospadiasın ağırlık derecesine göre androjen reseptörleri yokluğunda belirgin bir korelasyon olmamasına rağmen, penil dokularda belirgin bir düzeyde östrojen reseptörü saptandı. Tüm bu bu bulgular, hipospadias hastalarında bozulmuş androjen ve östrojen reseptör etkileşiminin ve/veya dengesinin dış genital organ gelişiminde rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Progesteronun, hipospadiasın postnatal gelişiminde aktif rolü olup olmadığı halen tartışmalıdır.
INTRODUCTION: Androgen (AR), Estrogen (ER) and Progesterone (PR) hormones play an important role in the prenatal and postnatal development of urogenital tract and especially the penis. The expressions of AR, ER and PR receptors in penile tissues in children with hypospadiases had also been shown previously. In this leading study, to demonstrate of the sex hormone receptor expression in cases with different types of hypospadias were aimed.
METHODS: This study was designed in children operated due to hypospadiases without DSD. Biopsy samples of 3 mm’s were obtained from three different sytes as the lateral parameatal tissue and the anterior corner of the prepuce, and inner layer of posterior prepuce. The presence of AR, ER and PR receptors was investigated immunehistochemically.
RESULTS: Mean age was 5.4 years in 18 children with hypospadiases; in totally 33 specimens were taken in 5 subcoronal as 5 specimens, and 7 penile as 15 specimens, and 6 penoscrotal as 13 specimens. According to sytes of samples; 13 samples were from lateral para-meatal tissues, and 13 were from anterior corners of prepuces, and 7 were from inner layers of posterior prepuces. In regard to receptor expression; ER and AR receptors were positive in 29 (87.8%) and 12 (36.4%) respectively; PR receptors were negative.
DISCUSSION AND CONCLUSION: This study emphasized the dominant expression of estrogen receptors in penile tissues of children with hypospadias. Although there was not a manifest correlation of androgen receptors absence in regard to the severity of hypospadias patients, there was a marked estrogen receptors presence in penile tissues. These findings suggest that the disrupted androgen and estrogen receptor interaction and/or balance could play a role during the development of external genitalia in hypospadias patients. Progesterone receptor was not present and therefore the active role in the postnatal development of hypospadias is still debatable.

3.The relationship between caspase-1 related inflammasome expression and serum inflammatory cytokine levels during acute brucellosis
Gamze Karaca, Zeynal Mete Karaca, Basak Kayhan, Yasar Bayindir, Uner Kayabas, Si&775;bel Altunişik Toplu, Sirvan Elmasdag, Ebru Etem, Elif Yesilada
doi: 10.14744/nci.2018.96992  Pages 117 - 123
GİRİŞ ve AMAÇ: Bruselloz evcil ve yabani hayvanlarda Brucella adı verilen bakteri ile bulaşan zoonotik bir hastalıktır. Aynı zamanda insanda vücudun farklı bölgelerinde tutulum gösterilen sistemik hastalıklara neden olur. Etkin bir doğal immün yanıt optimum antibiyotik kullanımı ile brusellozu tedavi etmede önemlidir.Inflammasomlar doğuştan bağışıklık sistemi reseptörleri ve caspase-1 ve caspase-1'in tetiklenmesini kontrol eden sensörler olup pyroptosis olarak bilinen hücre ölümü sürecini başlatır.Bu araştırmada sağlıklı kontrollerle akut bruselloz hastalarının periferik kan örneklerinde, CASPASE-1 ve ilişkili inflamazomların AIM2, NLRP3, NLRC4 ifade edilme düzeylerini ve inflamatuvar sitokinler; IL-1β, IL-18 ve IFN-γ; ile ilişkisini analiz etmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Periferik kan örnekleri, 20 sağlıklı gönüllü ve 20 akut bruselloz hastasından elde edildi. RNA ve serum örnekleri izole edilerek AIM2, NLRP3, NLRC4, CASPASE-1'inifade edilme düzeyleri real-time polimeraz zincir reaksiyonu (RT-PCR) ile serum IL-1β, IL-18, IFN-γ düzeyleri ise ELISA yöntemi ile ölçülmüştür.
BULGULAR: Akut bruselloz grubunda AIM2 ve NLRC4 ifadeleri sağlıklı gönüllülere kıyasla belirgin şekilde arttı. Akut bruselloz hastalarında kaspaz-1 ifadesinde belirgin yükselme gözlemlemedik. Akut bruselloz hastalarında serum IL-18 ve IFN-γ düzeyleri sağlıklı kontrollere kıyasla belirgin şekilde arttı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Akut bruselloz esnasında kaspaz-1 ile ilişkili inflammazomlar, hücresel immün yanıtı uyarmak için gerekli olan sitokinler, IFN-y ve IL-18'in sekresyonunu indüklemek için yeterince aktive edilmektedir. Brusellozda piroptozis ve Caspase-1ilşikisini anlamak için yüksek sayıda hastaya sahip bir grupta Kaspaz-1 aktivasyon düzeyi farklı hastalık dönemlerinde araştırılmalıdır.
INTRODUCTION: Brucellosis is a zoonotic disease caused by Brucella in domestic and wild animals. It also causes systemic diseases with the involvement of different parts of the human body. An efficient innate immune response is crucial to cure brucellosis with optimum antibiotic treatment. The inflammasomes are innate immune system receptors and sensors that regulate the activation of cysteine-dependent aspartate specific protease-1 (caspase-1) and caspase-1-induced cell death process known as pyroptosis. The aim of the present study was to investigate the expression levels of CASPASE-1 and associated inflammasomes AIM2, NLRP3, and NLRC4 to analyze their relationship with the inflammatory cytokine interleukin (IL)-1β, IL-18, and interferon-gamma (IFN-γ) in peripheral blood samples of patients with acute brucellosis with healthy controls.
METHODS: Peripheral blood samples were obtained from 20 healthy volunteers and 20 patients with acute brucellosis. RNA and serum samples were isolated to examine the expression levels of AIM2, NLRP3, NLRC4, and CASPASE-1 by real-time polymerase chain reaction, and IL-1β, IL-18, and IFN-γ were measured by enzyme-linked immunosorbent assay.
RESULTS: In the acute brucellosis group, AIM2 and NLRC4 expressions were significantly higher than in healthy volunteers. A significant increase on caspase-1 expression in patients with acute brucellosis was not observed. Serum IL-18 and IFN-γ levels were significantly higher in patients with acute brucellosis than in healthy controls.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Caspase-1-related inflammasomes are sufficiently activated to induce the secretion of cytokines, such as IFN-γ and IL-18, to induce cellular immune response. Caspase-1 activation level should be investigated at different periods of disease in a group with high number of patients to understand the role of pyroptosis and caspase-1 in brucellosis.

4.Increase of endocan, a new marker for inflammation and endothelial dysfunction, in acute kidney injury
Murat Gunay, Cuma Mertoglu
doi: 10.14744/nci.2018.70446  Pages 124 - 128
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, akut böbrek hasarı (ABH) olan hastalarda, serum endokan ve 25-hidroksivitamin D [25 (OH) D] düzeyleri ve klinik olarak ilişkisi araştırıldı. Endokan veya endotel hücresine spesifik molekül 1 (ESM-1); immünite, inflamasyon ve endotel fonksiyonunda önemli bir rol oynayan vasküler endotel hücreleri tarafından salgılanan çözünür bir proteoglikandır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Toplam 39 ABH hastası (19 kadın, 20 erkek) ve 38 sağlıklı birey (18 kadın, 20 erkek) çalışmaya alındı. İki grup arasında serum endokan, vitamin D ve diğer biyokimyasal parametrelerin seviyeleri karşılaştırıldı.
BULGULAR: ABH grubunda serum kreatinin, endokan, parathormon, fosfor ve ürik asit değerleri daha yüksek bulundu ve total protein, albümin ve kalsiyum seviyeleri kontrol grubuna göre daha düşüktü. İki grup arasında serum D vitamini, magnezyum, alkalin fosfataz ve gamma-glutamil transferaz açısından fark yoktu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: ABH olan hastalarda artmış endokan, inflamasyon ve endotel hasarının göstergesidir. Buna ek olarak, bu hastalar D vitamini eksikliği çekmektedir.
INTRODUCTION: In this study, the clinical relevance of the levels of serum endocan and 25-hydroxyvitamin D [25(OH)D] was investigated in patients with acute kidney injury (AKI). Endocan or the endothelial cell-specific molecule 1 is a soluble proteoglycan secreted by vascular endothelial cells. It plays a significant role in immunity, inflammation, and endothelial function.
METHODS: A total of 39 patients with AKI (19 females, 20 males) and 38 healthy individuals (18 females, 20 males) were included in the study. The levels of serum endocan, vitamin D, and other biochemical parameters were compared between the two groups.
RESULTS: In the AKI group, the values of serum creatinine, endocan, parathormone, phosphorus, and uric acid were found to be higher, and the total protein, albumin, and calcium levels were lower compared to the control group. There was no difference between the two groups in terms of the serum vitamin D, magnesium, alkaline phosphatase, and gamma-glutamyl transferase.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In patients with AKI, an increased endocan level is a significant marker of inflammation and endothelial injury. In addition, these patients experience vitamin D deficiency.

5.Pretreatment SUVmax value to predict outcome in patients with stage III NSCLC receiving concurrent chemoradiotherapy
Gokhan Yaprak, Melike Özçelik, Cengiz Gemici, Ozgur Seseogullari
doi: 10.14744/nci.2019.02212  Pages 129 - 133
GİRİŞ ve AMAÇ: Evre III hastalık tüm Küçük Hücreli-Dışı Akciğer Kanseri (KHDAK) 'nin yaklaşık dörtte birini oluşturur. Birçok hasta küratif rezeksiyon için aday değildir ve bu hastalara eş zamanlı kemoradyoterapi önerilir. Eş zamanlı kemoradyoterapi uygulanan evre III KHDAK hastalarına spesifik olarak klinik sonuçları predikte ettirmede PET-BT'nin rolünü ele alan çalışmalar, yönetilmesi zor olan bu alt grupda daha iyi risk katmanlaşmasına yardımcı olabilir.
Amaç: Bu çalışmanın amacı, eşzamanlı kemoradyoterapi ile tedavi edilen evre III KHDAK'de başlangıç PET SUV max değerinin, relaps ve ölüm riski yüksek olan hastaları bağımsız olarak belirleyip belirlemediğini değerlendirmektir.
Çalışma Tasarımı: Çalışma popülasyonu, 18 yaş ve üstü, eşzamanlı kemoradyoterapi uygulanan, histolojik veya sitolojik olarak kanıtlanmış evre III KHDAK tanılı hastalardan oluşmaktadır.


YÖNTEM ve GEREÇLER: 2007'den 2014'e kadar kurumumuza başvuran hastaların tıbbi kayıtları retrospektif olarak incelendi. Her hasta için tedavi öncesi PET-CT SUV max değerleri kaydedildi ve çalışma popülasyonunun medyan SUV maks ölçümüne göre düşük veya yüksek olarak kategorize edildi.
BULGULAR: Toplam 175 hasta analiz edildi. Ortanca takip süresi 23 aydı (6-109). PET-CT SUV max değerleri 3.5 ile 46 arasında değişmekte olup medyan değer 14 dü. Medyan genel sağkalım SUV max <14 olan hastalarda 25 ay iken SUV max ≥14 olanlarda 18 aydı (p = 0.023). Medyan progresyonsuz sağkalım SUV max <14 saptanan hastalarda 16 ay, SUV maks ≥14 olanlarda ise 11 aydı (p = 0.033). Multivariate analiz, hem tedavi öncesi PET-CT SUV max değerinin (p <0.001) hem de yaşın (p = 0.016) genel sağkalım için bağımsız birer belirteç olduğunu ortaya koydu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Eş zamanlı kemoradyoterapi alan evre III KHDAK hastalarını kapsayan bu çalışmanın sonuçları, metabolik tümör yükünün bir göstergesi olan tedavi öncesi yüksek SUVmax değerlerinin hastalık progresyonu ve ölüm açısından yüksek riski predikte ettirdiğini düşündürmektedir.
INTRODUCTION: Stage III disease accounts for approximately one-fourth of all non-metastatic non-small cell lung cancer (NSCLC). The patients who are not candidates for curative resection are offered concomitant chemoradiotherapy. In this subgroup, which is difficult to manage, studies that address the role of PET-CT to predict outcome measures specifically for stage III NSCLC receiving concurrent chemoradiotherapy may help better risk stratification. This study aimed to assess whether baseline PET maximum standardized uptake value (SUVmax) value in stage III NSCLC treated with concurrent chemoradiotherapy would independently identify patients with high risk of progression and death.
METHODS: The study population consisted of patients aged 18 years or more with unresectable stage III histologically or cytologically proven NSCLC who received concurrent chemoradiotherapy. From 2007 to 2014, medical records of patients admitted to our institution were retrospectively analyzed. Pretreatment PET-CT SUVmax values were recorded for each patient. These values were categorized as low or high according to the median SUVmax measure of the study population.
RESULTS: A total of 175 patients were analyzed. The median follow-up time was 23 months (range 6–109). The PET-CT SUVmax values ranged from 3.5 to 46 with a median value of 14. The median overall survival was 25 months in SUVmax <14 and 18 months in SUVmax ≥14 group (p=0.023). The median progression-free survival was 16 months in SUVmax <14 and 11 months in SUVmax ≥14 group (p=0.033). Multivariate analysis revealed that both PET-CT SUVmax value (p<0.001) and age (p=0.016) were independent significant predictors for overall survival (OS).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The results of this study involving patients with stage III NSCLC receiving concurrent chemoradiotherapy provide evidence that suggests that high values of pretreatment SUVmax, an indicator of metabolic tumor burden, predicted a higher risk of disease progression and death.

6.Evaluation of using pediatric emergency rooms
Yakup Çağ, Mustafa Özçetin, Abdurrahman Avar Ozdemir, Hanım Elveren
doi: 10.14744/nci.2018.79990  Pages 134 - 140
GİRİŞ ve AMAÇ: Tüm dünyada çocuk acil ünitelerinin kalabalıklığı, hastalar ve sağlık çalışanları için giderek artan bir sorun haline gelmiştir. Çocuk acil servislerinin kullanımının özelliklerinin araştırılması, etkin bir acil sağlık sistemi oluşturulmasına, hasta memnuniyetinin artmasına ve maliyetlerin düşürülmesi için kaynak bilgiyi sağlayacaktır. Biz bu çalışmada; çocuk acil servislerinde verilen sağlık hizmetini ve kalitesini artırıcı uygun stratejilerin geliştirilmesine katkıda bulunmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmada, 2015 yılı Ocak ve Haziran ayları arasında 2’si eğitim ve araştırma hastanesi olan toplam 8 hastanenin acil servislerine başvuran 296858 (%51,2 kız, %48,8 erkek) hasta ile aynı tarihlerde hastanelerin polikliniklerine başvuran 384171 (%46,3 kız, %53,7 erkek) hasta karşılaştırıldı.
BULGULAR: Olguların yaş ortalaması acile başvuranlarda 89,1 (±0,213) ay, polikliniklere başvuranlarda ise 87,2 (±0,187) ay idi. Üst solunum yolu enfeksiyonları acil servislerde en sık görülen tanı grubu olup, bunların çoğu (%63,67) ileri düzey sağlık hizmeti veren iki eğitim ve araştırma hastanesinde idi. Ayrıca tanısal amaçlı tetkik istenme de acil servislerde anlamlı olarak yüksek saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Acil servisin amacına uygun olarak kullanımı, acil servise başvuran gerçek acil hastalara daha hızlı ve etkin müdahale yapılabilmesi ve acil servisin kaynaklarının uygun olarak kullanılabilmesi bakımından önemlidir. Acil servisin doğru kullanımını engelleyen faktörlerin saptanması ve çözüm önerileri için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: The overload of pediatric emergency units around the world has become an increasing problem for patients and health care professionals alike. Researching the features of pediatric emergency services will provide the necessary information for creating an effective emergency medical system, increasing patient satisfaction, and reducing the treatment costs. In this study; we aimed to check the admissions in pediatric emergency rooms, evaluate the effectiveness of emergency service, and develop suitable strategies to increase the amount and quality of medical service given in pediatric emergency rooms.
METHODS: In this retrospective study, the records of 296,858 (51.2% female, 48.8% male) patient admissions in the emergency rooms and 384,171 (46.3% female, 53.7% male) admissions in the outpatient clinics of eight hospitals between January 2015 and June 2015 were scanned. Out of these hospitals, two facilities were research and training hospitals.
RESULTS: The average age of patients who were admitted to the emergency room was 89.1 (±21.3) months and the average age of patients admitted to the outpatient clinics was 87.2 (±18.7) months. Upper respiratory tract infection was the most frequent (44.23%) diagnosis in the emergency rooms and most of these infected patients (63.67%) had been admitted to the two training and research hospitals that provide an advanced level of health care. Also, the patient requests for diagnosis were determined to be significantly high in emergency rooms.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Proper understanding of the scope of emergency services is very important in order to provide fast and effective healthcare to the patients who get admitted to emergency rooms and maintain appropriate and judicious use of the resources of emergency rooms.

7.Analysis of the effects of COHb, lactate, and troponin levels on the clinical process and outcome in patients who were admitted to the emergency service due to carbon monoxide poisoning
Mehmet Necdet Yıldız, Serkan Emre Eroğlu, Can Ozen, Handan Yıldız, Bilge Kagan Sektioglu, Celil Alkan
doi: 10.14744/nci.2018.88709  Pages 141 - 145
GİRİŞ ve AMAÇ: In this study, it is aimed to determine the relation among the demographical attributes the levels of carboxyhemoglobin, lactate and troponin and hospitalization duration of the patients who apply to the Emergency Room due to CO intoxication for the past three years.
YÖNTEM ve GEREÇLER: This study was carried out retrospectively between 01/01/2013 and 01/01/2016. The ages, sexualities, manners of application, etiology of intoxication, clinical findings, levels of blood carboxyhemoglobin (COHb), lactate and troponin, requirement of cranial computed tomography, applied treatments and the results of the patients are evaluated. The data analysis is done by Shapiro-Wilk, Student t test, Mann Whitney u and chi-square.
BULGULAR: A total of 450 patients (average age 37,5±14,0) were included in the study. It is detected that patients’ average levels of COHb, lactate and troponin levels were respectively 14,01±11,77 (95% CI: 12,92–15,10), 2,11±1,90 (95% CI: 1,93–2,28) mmol/L and 0,07±0,06 (95% CI 0,01–0,13) ng/ml.
Levels of lactate is detected statistically high in the patients who were transferred with an ambulance, who had syncope and who received hyperbaric oxygen treatment (p<0,05). And also, the levels of lactate and troponin were significantly higher in patients who had hospitalized (p <0,05)
TARTIŞMA ve SONUÇ: The levels of COHb, lactate and troponin can provide an insight to the clinician about hospitalization and the type of treatment.
INTRODUCTION: The aim of the present study was to determine the demographic, medical, and treatment characteristics of patients followed up with the diagnosis of carbon monoxide (CO) poisoning in emergency care and also to determine the relationship of these patients’ clinical process and outcome between carboxyhemoglobin (COHb), lactate, and troponin levels.
METHODS: The present study was conducted retrospectively between 01/01/2013 and 01/01/2016 by examining 450 patients who were referred to the emergency service for CO poisoning. The ages; sexualities; manners of application; clinical findings; levels of blood COHb, lactate, and troponin; applied oxygen treatment method; and outcome of patients were evaluated. Data analysis was done by Shapiro–Wilk, Student’s t, Mann–Whitney U, and chi-square tests.
RESULTS: A total of 450 patients were included in the study. The median age of the patients was 35 (interquartile range (IQR) 26.75–45.00) years. In the study where data are not homogeneously distributed, the median levels of COHb, lactate, and troponin were 11.80% (IQR 3–23), 1.60 (IQR 1.10–2.5) mmol/l, and 0.00 (IQR 0.000–0.003) ng/ml, respectively. The levels of lactate were detected to be statistically high in patients who had syncope and who received hyperbaric oxygen treatment (p<0.05). In addition, the levels of lactate and troponin were significantly higher in patients who were hospitalized (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The levels of COHb, lactate, and troponin can provide an insight to the clinician about hospitalization and the type of treatment.

8.The evaluation of nailfold videocapillaroscopy findings in patients with type 2 diabetes with and without diabetic retinopathy
Sibel Bakirci, Erkan Celik, Seyyid Bilal Açıkgöz, Zeynep Ertürk, Aysel Gürkan Toçoğlu, Narin Nasiroglu Imga, Muhammed Kaya, Ali Tamer
doi: 10.14744/nci.2018.02222  Pages 146 - 150
GİRİŞ ve AMAÇ: Diabetes Mellitus (DM), kronik hiperglisemik durum olarak tanımlanır ve mikrovasküler yapısal değişikliklerle ilişkilidir. Bu çalışmanın amacı, diyabetik retinopati (DR) ’si olan ve olmayan tip 2 DM'li hastalarda, tırnak yatağı videokapillaroskopi (TVK) kullanarak kapiller damar çaplarını ve kapillerin yapısal değişikliklerini incelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu kesitsel, tek merkezli çalışma, oftalmoloji ve iç hastalıkları polikliniklerinde takip edilen tip 2 DM'li hastalarda yapılmıştır. Genel demografik veriler hastalardan toplanıldı. Tüm hastalar bir oftalmolog tarafından DR açısından değerlendirildi. Tırnak yatağı videokapillaroskopi bir romatolog tarafından klinik verilere kör olarak yapıldı Kapillerin, apikal, arteriyel ve venöz bacaklarının çapları ölçüldü ve mikrovaskuler degişiklikler skorlandı.
BULGULAR: Kırk dört DR’si olan tip 2 DM hastası ((% 47,7 erkek), 20 DR’si olmayan tip 2 DM hastası(% 55 erkek) bu çalışmaya dahil edildi. Biz çalısmamızda istatiksel anlamlılığa ulaşmasada, kıvrımlı kapil, kanama alanı, ektazisi, dev kapil ve neo angiogenezisin DR pozitifliği olan hastalarda, DR negatifliği olan hastalara göre daha yüksek oranda tespit ettik.
TARTIŞMA ve SONUÇ: DM’ li hastalarda, DR’nin karakteristik kapillaroskopik bulguların belirlenmesi için daha büyük örneklem büyüklügüne sahip kontrollü çalışmaların yapılmasına ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: Diabetes mellitus (DM) is a chronic hyperglycemic state and is associated with microvascular structural alterations. This study aimed to investigate the diameters of capillary loops and morphostructural changes using nailfold video capillaroscopy (NVC) in patients with type 2 DM with and without diabetic retinopathy (DR).
METHODS: This cross-sectional, single-center study was conducted in patients with type 2 DM who were followed in outpatient clinics of ophthalmology and internal medicine. General demographic data were collected from patients. An ophthalmologist examined all patients in terms of DR. A rheumatologist blinded to the clinical data performed NVC. The diameters of apical, arterial, and venous loop of capillaries were measured, and the microvascular changes of capillaries were scored.
RESULTS: In this study, 44 patients with type 2 DM with DR (47.7% males) and 20 patients with type 2 DM without DR (55% males) were included. In our study, patients with type 2 DM with DR had more frequent capillary hemorrhage, more frequent ectasia, more frequent giant capillary, and more frequent neo-angiogenesis than patients with type 2 DM without DR. However, these findings were not statistically significant.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Further controlled studies with large sample size are needed to determine the characteristic NVC findings of DR in patients with type 2 DM.

9.Apelin: A potential novel serum biomarker for early detection of diabetic nephropathy in patients with type 2 diabetes
Muhammed Mustafa Demirpençe, Hamiyet Yilmaz, Ayfer Çolak, Baris Onder Pamuk, İnanç Karakoyun, Banu Basok
doi: 10.14744/nci.2018.62134  Pages 151 - 155
GİRİŞ ve AMAÇ: Diyabetik nefropati (DN), kronik böbrek yetmezliğinin en önemli nedenidir. Proteinüri, son dönem böbrek hastalığı için bağımsız bir risk faktörüdür. Spot idrar protein kreatinin oranı (P: C oranı) 24 saatlik üriner protein atılım miktarını doğru bir şekilde tahmin edebilmektedir. Apelin'in endotel disfonksiyonu, anjiogenezis ve inflamasyon ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada tip 2 diabetes mellitus (T2D) olan ve olmayan hastalarda serum apelin konsantrasyonun ve idrar P: C oranı ve metabolik parametreler ile ilişkisini araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmaya 86 kişi kabul edildi; 56’ sı yeni tanı konmuş veya tedavi almamış T2D ve 30 diyabetik olmayan kontrol grubu idi. Çalışmaya alınan tüm kişilere, antropometrik ve laboratuar ölçümleri değerlendirmeleri eksiksik olarak yapıldı.
BULGULAR: Çalışmada 24 erkek, 62 kadın vardı ve yaş ortalaması 52.27 ± 11.34 idi. Gruplar arasında yaş, TSH, kreatinin klirensi ve apelin düzeyleri açısından fark saptanmadı. T2D olanlarda beklenildiği gibi açlık plazma glikozu vücut ağırlığı, vücut kütle indeksi(VKİ) ve HbA1C istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p=0.001, p = 0.02, p = 0.03 ve p=0.001 sırasıyla).
Apelin düzeyleri kontrol grubunda daha yüksek olmakla birlikte, bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı değildi (p = 0.93). P: C oranı kontrol grubunda daha düşük idi ve farklar istatistiksel olarak anlamlıydı (p = 0.006). Spearman korelasyon analizinde serum apelin düzeyleri ile idrar P: C oranı ile korelasyon saptanmadı.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda, T2D tanısı olanlarda serum apelin düzeylerinde azalma ve idrar P: C oranlarında artış görüldü. Bu sonuçlar bozulmuş glukoz homeostazına bağlı olabilir. Bulgularımız, serum apelin düzeylerinin idrar proteini: kreatinin oranı ile ilişkili olmadığını ve apelin ile DN arasındaki ilişkiye dair daha fazla kanıt gerektiğini göstermektedir.
INTRODUCTION: Diabetic nephropathy (DN) is the major cause of chronic renal failure, and proteinuria is an independent risk factor for the end stage renal disease. The random urine protein: creatinine ratio (P: C ratio) can accurately predict the amount of 24-hour urinary protein excretion. Apelin is thought to be associated with endothelial dysfunction, angiogenesis, and inflammation. This study investigated the apelin concentration and its association with the urine P: C ratio, and metabolic parameters in subjects with and without type 2 diabetes mellitus (T2D).
METHODS: This study involved 86 subjects: 56 with newly diagnosed and untreated T2D and 30 non-diabetic controls. All subjects underwent a complete clinical examination that included anthropometric and laboratory measurements.
RESULTS: Twenty-four males and sixty-two females participated in this study, and their mean age was 52.27±11.34 years. There were no differences in age, thyrotropin-stimulating hormone (TSH), creatinine clearance, and apelin levels between groups. As expected, fasting plasma glucose, weight, body mass index, and HbA1C were higher in T2D subjects (p=0.001, p=0.02, p=0.03, and p=0.001, respectively). Although apelin levels were higher in the control group, the differences were not statistically significant (p=0.93). The P: C ratio levels were lower in the control group, and the differences were statistically significant (p=0.006). A Spearman correlation analysis revealed that serum apelin levels were not correlated with the urine P: C ratio.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our study demonstrates that T2D is associated with decreased serum apelin levels and increased urine P: C ratios compared to those in non-diabetic subjects. This association may depend on impaired glucose homeostasis. Our results show that the serum apelin levels were not correlated with the urine protein: creatinine ratio and provide further evidence regarding the relationship between apelin and DN.

10.Assessing the validity and reliability of the Turkish version of the Trunk Impairment Scale in stroke patients
Sinem Sağ, Raikan Büyükavcı, Füsun Sahin, Mustafa Serdar Sag, Beril Doğu, Banu Kuran
doi: 10.14744/nci.2018.01069  Pages 156 - 165
GİRİŞ ve AMAÇ: İnmeli hastaların, gövdede oluşan motor ve koordinasyon bozukluklarını değerlendirmede kullanılan Gövde Bozukluk Skalasının (GBS) Türkçe geçerlilik ve güvenilirliğini belirlemek ve Türk toplumunda kullanılabilmesi için kültürel uyumu sağlamak.
YÖNTEM ve GEREÇLER: : Çalışmaya kliniğimizde yatarak inme rehabilitasyonu yapılan ve polikliniğimize başvuran toplam 80 inmeli hasta alındı. Güvenilirlik, iç tutarlılık (Cronbach α) ve test-tekrar test etme [sınıf içi korelasyon katsayısı (SİKK)] yöntemleri ile; geçerlilik ise GBS’ nin alt grup ve total skorları ile Berg Denge Ölçeği (BDÖ), Brunnstrom evreleri, Barthel indeksi (Bİ), Rivermead mobilite indeksi (RMİ) ve Kısa Form-36 (KF-36) skorları arasındaki korelasyonla değerlendirildi.
BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 63,00 ± 12,1 yıl olup, 34’ ü kadın 46’ sı erkek hastadan oluşmakta idi. Ölçeğin güvenilirliği iç tutarlılık, değerlendirici içi ve değerlendiriciler arası güvenilirlik ve test-tekrar test güvenilirliği ile değerlendirilmiş ve elde edilen bulgular ölçeğin Türkçe formunun iyi derecede güvenilir olduğunu göstermiştir. Tüm alt grup ve total skor için Cronbach α değerleri >0,70, SİKK 0,969- 1,0 olarak bulundu. Geçerlilik analizinde GBS’ nin BDÖ ile korelasyonu oldukça yüksek (p<0,001)bulunmuştur. Ayrıca hastaların Barthel indeksi, Rivermead mobilite indeksi, KF-36, Brunnstrom ile GBS ölçeğinden aldıkları puanlar karşılaştırıldığında anlamlı ilişkiler saptanmış (p<0,001), bu da ölçeğin yapısal olarak geçerli olduğunu göstermiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Gövde Bozukluk Skalası felç sonrası gövdede oluşan motor bozuklukları ölçen bir ölçektir. Klinik pratikte ve inme araştırmalarında kullanım için yeterli güvenilirliğe, iç tutarlılığa ve geçerliliğe sahiptir. Bizim çalışmamız inmeli hastalarda gövde dengesini değerlendirmek için uygulanan Gövde Bozukluk Skalasının Türk toplumunda geçerli ve güvenilir olduğunu göstermiştir.
INTRODUCTION: To determine the validity and reliability of the Turkish version of the Trunk impairment scale (TIS), used in the evaluation of somatic, motor, and coordination disturbances in stroke patients, and provide a culturally adapted version for use in the Turkish population.
METHODS: A total of 80 patients who were either hospitalized at our facility and rehabilitated for stroke or admitted at our outpatient clinics were included in this study. Reliability was evaluated by the internal consistency (Cronbach α) and test reproducibility [intra-class correlation coefficient (ICCC)] methods, and validity was evaluated by the correlation between subgroups and the total scores of the TIS and Berg Balance Scale (BBS), Brunnstrom phases, Barthel index (BI), Rivermead mobility index (RMI), and Short Form-36 (SF-36) scores.
RESULTS: The mean age of the patients was 63.00±12.1 years. Out of a total of 80 subjects, 34 were female and 46 were male. The reliability of the scale was evaluated by the internal consistency, inter- and intra-observer reliability, and test reproducibility. The findings showed that the Turkish form of the scale was reliable at a good level. The test values were as follows; Cronbach α: >0.70, ICCC: 0.969–1, subgroups and total score comparison: 0. The correlation between TIS and BBS was considerably high in the validity analysis (p<0.001). Further, significant associations among the BI, RMI, KF-36, Brunnstrom, and TIS scores were found (p<0.001), which indicate the structural validity of this scale.
DISCUSSION AND CONCLUSION: TIS is a scale used in measuring the motor derangement that develops after a stroke. It has sufficient reliability, internal consistency, and validity for use in clinical practice and stroke investigations. Our study has shown that TIS used for the evaluation of body balance is valid and reliable for the Turkish population.

11.Origin of polyps and accompanying sinonasal pathologies in patients with antrochoanal polyp: Analysis of 22 patients
Süha Ertuğrul
doi: 10.14744/nci.2018.87513  Pages 166 - 170
GİRİŞ ve AMAÇ: Maksiller sinüs içerisinden başlayarak nazofarenkse uzanan, soliter, benign yumuşak doku kitlelerine antrokoanal polip (AKP) denilir. Bu çalışmada amacımız AKP hastalarında poliplerin orjinini, eşlik eden sinonazal patolojileri ve endoskopik sinüs cerrahisinin etkinliğini saptamaktı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2014 ile Eylül 2017 tarihleri arasında AKP'si, endoskopik sinüs cerrahisi ile tedavi edilen 22 hasta (13 erkek, 9 kadın, yaş dağılımı: 6-50, ortalama yaş: 28.3±13.3) çalışmaya dahil edildi. Hastaların yaş, cinsiyet, kliniğe başvuru yakınması, AKP'ye eşlik eden sinonazal patolojiler ve AKP'nin maksiler sinüs içerisindeki tutunma yeri retrospektif olarak incelendi.
BULGULAR: Hastalarda en sık saptanan semptom burun tıkanıklığı (%95.4) idi. Bunu sırasıyla horlama ve ağzı açık uyuma (%31.8), burun akıntısı (%22.7), baş ağrısı (%18.1), boğazda yabancı cisim hissi (%9.1) ve epistaksis (%4.5) izlemekteydi. AKP'nin maksiler sinüs içerisindeki tutunma yerine bakıldığında en sık medial duvar (%27.2) yerleşimli olduğu, bunu sırasıyla posterior (%18.1) ve lateral duvarın (13.6) izlediği görüldü. Hastalarda AKP'ye eşlik eden sinonazal patolojiler olarak en sık septum deviasyonu (%63.6) ve konka bülloza (%45.4) varlığı görüldü. Bunu sırasıyla alt konka hipertrofisi (%36.3) ve maksiler sinüzitin (%18.1) izlediği görüldü. Bir hastada (%4.54) nüks gelişti.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Paranazal sinüs tomografisinde AKP'nin orjinini saptanamasa da, eşlik eden sinonazal patolojilerin preoperatif saptanması gerekir. Uygun görüşü sağlayan açılı endoskopların ve kistik lezyonu kolaylıkla çıkarabilmeyi mümkün kılan açılı aletlerin geliştirilmesiyle tek başına endoskopik sinüs cerrahisi, AKP tedavisinde yeterlidir.
INTRODUCTION: Solitary, benign soft tissue masses originating at the maxillary sinus and extending to the nasopharynx are called antrochoanal polyps (ACP). The aim of the study was to determine the origins of ACP accompanying sinonasal pathologies and the effectiveness of endoscopic sinus surgery in patients with ACP.
METHODS: Twenty-two patients (13 men, 9 women; age range: 6–50; average age: 28.3±13.3) who were treated for ACP using endoscopic sinus surgery between January 2014 and September 2017 were included in the study. The patient’s age, sex, symptom at presentation to the clinic, sinonasal pathologies accompanying the ACP, and adhesion site of ACP inside the maxillary sinus were retrospectively examined.
RESULTS: The most frequently encountered symptom in patients was nasal congestion (95.4%). This was followed by snoring and sleeping with an open mouth (31.8%), nasal discharge (22.7%), headache (18.1%), feeling of a foreign body in the throat (9.1%), and epistaxis (4.5%). When the adhesion site of ACP in the maxillary sinus was checked, it was seen that it was the most frequently located in the medial wall (27.2%), followed by the posterior (18.1%) and lateral wall (13.6%). One patient (4.54%) developed recurrence.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Although the origin of ACP cannot be detected in the paranasal sinus tomography scan, accompanying sinonasal pathologies should be preoperatively identified. Development of angled endoscopes and angled instruments enabling easy removal of cystic lesions renders endoscopic sinus surgery sufficient for the treatment of ACP.

12.Congenital hiatus hernia: A case series
Didem Baskin Embleton, Ahmet Ali Tuncer, Mehmet Surhan Arda, Hüseyin Ilhan, Salih Çetinkurşun
doi: 10.14744/nci.2018.58672  Pages 171 - 175
GİRİŞ ve AMAÇ: Erişkinlerde sık olmasına rağmen, hiatus hernisi çocuklarda nadirdir; konjenital hiatus hernisi ise daha da nadirdir. Bu makalede konjenital hiatus hernisi serimiz yönetim problemleriyle birlikte tartışılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde 2010-2016 yılları arasında konjenital hiatus hernisi tanısı konulan hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların demografik bilgileri, başvuru semptomları, tanı yöntemleri, operasyon detayları, postoperatif takipleri, erken ve geç dönem komplikasyonları incelendi.
BULGULAR: 6 yıllık sürede konjenital hiatus hernisi tanısı alan 7 hastanın 4’ü erkek, 3’ü kız idi. Bir hasta prenatal tanılı olup diğeri ortalama 18,6 aylıkken tanı aldılar. Dört hastada tip IV, 2 hastada tip III, 1 hastada tip I hiatus hernisi mevcut idi. Tanı akciğer grafisi, bilgisayarlı tomografi veya üst gastrointestinal pasaj serileriyle konuldu. İkisi laparoskopik olmak üzere tüm hastalara hiatus onarımı yapıldı. Hiatus onarımı sırasında 2 hastaya Nissen fundoplikasyonu, 3 hastaya Thal fundoplikasyonu yapıldı. Thal fundoplikasyonu yapılan 2 hastada nüks meydana geldi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Serimizde sliding hernisi olup Thal fundoplikasyonu yapılan hastalarda nüks daha sık görülmüştür. Özofagogastrik bileşkenin toraks içerisinde yer aldığı olgularda özofagusun mediastinal diseksiyonu ile abdominal özofagusun uzatılması rekürrensleri azaltabilir.
INTRODUCTION: Hiatus hernia is frequent in adults and rare in children; congenital hiatus hernia is even rarer. In this study, we describe a group of infants with congenital hiatus hernia and discuss its management.
METHODS: Records of patients (male: 3, female: 4) who were diagnosed with congenital hiatus hernia between 2010 and 2016 were extracted. Demographic data, presenting symptoms, diagnostic investigations, operative details, postoperative follow-up, and early and late postoperative complications were evaluated retrospectively.
RESULTS: Four patients were female and three were male. One patient was diagnosed prenatally while the mean age at diagnosis for others was 18.6 months. Four patients had type IV hernia, 2 had type III hernia, and one had type I hernia. The diagnosis was confirmed by chest X-ray, computerized tomography (CT) and/or upper gastrointestinal series. The hiatal repair was done in all patients either by laparotomy or laparoscopy. During the procedure, 2 patients had Nissen fundoplication and 3 patients had Thal fundoplication. Recurrence of hernia occurred in the 2 patients who had Thal fundoplication.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Recurrence of sliding hernias with Thal fundoplication seem more frequent in the series. If the esophagogastric junction is present in the thorax, mediastinal dissection of the esophagus may be required to achieve a good abdominal esophagus structure, which will prevent a recurrence.

13.Familial association of keratoconus and granular corneal dystrophy: The familial case series
Cem Cankaya, Abuzer Gunduz, Tongabay Cumurcu, Soner Demirel, Saliha Serap Savacı, Müfide Çavdar
doi: 10.14744/nci.2018.08860  Pages 176 - 183
GİRİŞ ve AMAÇ: Bir ailenin üyelerindeki bilateral keratokonus ve granüler korneal distrofi birlikteliğini değerlendirmek
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu aile tarama çalışmasında, aile ağacının dört kuşağındaki 22 hasta incelendi. Tüm hastalarda görme keskinliği testi, biyomikroskopik ve fundus muayenesi yapıldı. Granüler distrofi tanısı, biyomikroskopik muayene bulgularına göre konuldu. Granüler distrofi tanısı alan hastalar ve 5 yaş üstü diğer aile bireylerine korneal topografi uygulandı. Bir olgu dışında granüler distrofisi olan tüm hastalardan kornea fotoğrafları çekildi.
BULGULAR: 7 olguda keratokonus veya subklinik keratokonus tespit edildi. Buna ek olarak, 7 olgunun 6'sında granüler korneal distrofi tip 1 bulundu. Keratokonus ve granüler distrofi tanısı alan tüm hastalar kadındı. Öte yandan, soy ağacındaki erkekler açısından oftalmolojik bir problem tespit edilmedi. Her ne kadar otozomal dominant kalıtım düşünülse de, bu birlikteliğin yalnızca kadınlarda görülmesi değişken bir genetik varyasyonun olabileceğini düşündürmektedir
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada, bir ailenin dört kuşağında granüler korneal distrofi ve keratokonus birlikteliği gösterildi. Bu ilişkiyi daha ayrıntılı açıklamak için daha fazla araştırma gerekmektedir.
INTRODUCTION: The aim of the present study was to evaluate the coexistence of bilateral keratoconus and granular corneal dystrophy (GCD) in the members of a family.
METHODS: A total of 22 patients were examined in four generations of the family tree in this family screening study. Visual acuity test, biomicroscopic examination, and fundus examination were performed in all patients. The diagnosis of granular dystrophy was based on biomicroscopic examination findings. Corneal topography was performed on the patients diagnosed with granular dystrophy and other family members aged >5 years with normal examination findings. Corneal photographs were obtained from all patients with granular dystrophy except one case.
RESULTS: Keratoconus or subclinical keratoconus was detected in seven cases. In addition, GCD type 1 was found in six of the seven cases. All patients diagnosed with keratoconus and granular dystrophy were females. On the other hand, there was no ophthalmologic problem in the men of the family tree. Although an autosomal dominant inheritance was found, the onset of the disease only in women suggests that there may be a variant expression.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The present study showed an association of GCD and keratoconus in four generations of a family. More research is required to further explain this association.

CASE REPORT
14.A case of acute lymphoblastic leukemia mimicking juvenile idiopathic arthritis
Ferhat Demir, Nilgün Eroğlu, Aysenur Bahadir, Mukaddes Kalyoncu
doi: 10.14744/nci.2018.48658  Pages 184 - 188
Lösemili hastalarda monoartrit, herhangi bir hematolojik bulgu olmaksızın ilk başvuru bulgusu olabilmekte, hastalar jüvenil idyopatik artrit olarak yanlış tanı alabilmekte ve asıl tedavide gecikmeler yaşanabilmektedir. 11 yaşında kız hasta, dört haftadır süren sol ayak ve ayak bileği şişliği yakınması ile çocuk romatolojisi polikliniğimize başvurdu. Anti-nükleer antikor pozitifliği bulunan hastaya, jüvenil idyopatik artrit olabileceği düşünülerek steroid olmayan anti-enflamatuvar ilaç başlandı. Sol ayak bileği magnetik rezonans görüntülemesinde talus, naviküler, küboid kemik ve küneiform kemiklerde yaygın kemik ödemi görüldü. Tedavilere rağmen eklem yakınması artan hastanın, tekrarlanan periferik kan yaymaları normal bulundu. İzleminin üçüncü haftasında tam kan sayımında bisitopenisinin görülmesi üzerine yapılan kemik iliği aspirasyonu akut lenfoblastik lösemi ile uyumlu bulundu. Bu olgu, artriti olan hastalarda, malignitenin ayırıcı tanıda mutlaka akılda tutulması gerektiğine dikkat çekmek amacı ile sunulmuştur.
Patients with leukemia can be presented with monoarthritis without any hematologic abnormalities. These patients may be misdiagnosed with juvenile idiopathic arthritis (JIA), and the main treatment can also be delayed. An 11-year-old girl was admitted to our pediatric rheumatology outpatient clinic with a 4-week history of swelling in the left ankle. JIA was considered as a preliminary diagnosis after the antinuclear antibody was found to be positive, and non-steroidal anti-inflammatory drug was started. Diffuse bony edema was observed in the talus, navicular, cuboid, and cuneiform bones in magnetic resonance imaging of the left ankle. Despite the treatments, the patient’s joint pain increased. There were no abnormalities in repeated peripheral blood smears. On week 3 of follow-up, after bicytopenia was revealed in complete blood count, bone marrow biopsy was performed, and she was diagnosed with precursor B cell acute lymphoblastic leukemia. We presented this case to emphasize that malignancies must be evaluated in the differential diagnosis of patients with arthritis.

15.Congenital mirror movement associated with migraine: A case report
Serkan Kirik, Hamza Şahin
doi: 10.14744/nci.2018.59862  Pages 189 - 191
Ayna hayali hareketler, erken çocukluk çağında, çaprazlaşmayan motor yolakların korpus kallozumun maturasyonuna bağlı olarak ortaya çıkar. On yaşına kadar normal kabul edilip, sonrasında daha nadir olarak bildirilmiştir. Bir ekstremitede ortaya çıkan istemli hareketin aynı anda karşı taraf ekstremitede taklit edildiği hareketlerdir. Kalıcı ayna hayali hareketler, anomalilerle birlikte olabildiği gibi ailevi ve sporadik olgulara da rastlanılabilmektedir. Migren, çocukluk döneminde en sık karşılaşılan birincil başağrısı nedenidir. Prevalansı 3-7 yaşları arasında %1-3 iken ergenlikte ise %8-23’e çıkar. Ergenlikte, kız çocuklarda daha sıktır. Migren tanısı için görüntülemeye ihtiyaç yoktur, ayrıntılı öykü ile fizik muayene yeterlidir.Bu yazıda migren ile birliktelik gösteren ayna hayali hareketi olgusu sunulmuştur.
Mirror movements occur in early childhood due to the maturation of the corpus callosum of noncrossing motor pathways. Such movements are considered normal until the age of 10 and are rarely reported in children older than 10 years. Mirror movements are involuntary movements that occur in the homologous contralateral extremity on voluntary activation. Permanent mirror movements can occur with anomalies; however, also are reported familial and sporadic cases. Migraine is the most common primary headache in childhood. Its prevalence ranges from 1% to 3% between the ages of 3 and 7, and from 8% to 23% in the adolescence. The prevalence of migraine in adolescent girls is higher. For the migraine diagnosis, the imaging studies are unnecessary, and a detailed history and physical examination are sufficient. In this study, we present a case of a 17-year-old girl with mirror movements accompanied by migraine.

16.Left-sided Poland’s syndrome associated with dextrocardia
Sercin Ozkok, Nurdan Erol, Canver Önal, Ali Yikilmaz
doi: 10.14744/nci.2018.82698  Pages 192 - 195
Poland sendromu, pektoralis major kası yokluğu ve aynı taraf üst ekstremite ve göğüs duvarı deformiteleri ile birlikte seyreden, nadir görülen konjenital bir anomalidir. Göğüs hipoplazisi, aynı taraf kostada kıkırdak agenezisi, ateli ve sindaktili gibi eş-taraflı gelişimsel parmak anomalileri de görülebilir. Literatürde bugüne dek dekstrokardi ve sol taraflı Poland sendromu sadece 56 hastada tanımlanmıştır. Burada, dekstrokardi ve nazal hemanjiom birlikteliği olan sol taraflı Poland sendromu olgusu sunulmuştur.
Poland’s syndrome is a rare congenital anomaly accompanied by the absence of the pectoralis major, and the ipsilateral upper-limb and chest wall deformities. Hypoplasia of the breast, agenesis of the ipsilateral rib cartilage, athelia, and ipsilateral developmental finger anomalies such as syndactyly can also be seen. In the literature, only 56 cases of dextrocardia and left-sided Poland’s syndrome have been described. Herein, a case of left-sided Poland’s syndrome coexisting with dextrocardia and nasal hemangioma was presented.

REVIEW
17.Drug-associated cardiovascular risks: A retrospective evaluation of withdrawn drugs
Kumsal Kocadal, Sahan Saygi, Fehmi Burak Alkas, Semra Sardas
doi: 10.14744/nci.2018.44977  Pages 196 - 202
GİRİŞ ve AMAÇ: Güvenlilik nedeni ile çok sayıda ilaç piyasadan çekilmiştir. İlaç pazarından geri çekilen ilaçların retrospektif analizi, mevcut ruhsat mevzuatlarının etkililik ve güvenlilik yönünden yeterliliğinin değerlendirilmesi açısından önemlidir. Bu çalışmanın amacı, kardiyovasküler toksisite nedeni ile ilaç piyasasından çekilen 61 ilacı incelemek ve aynı zamanda kardiyovasküler hastalıkların tedavisinde kullanılan, kardiyovasküler olmayan çeşitli advers ilaç reaksiyonları (AİR) nedeni ile pazardan çekilen 40 adet ilacı değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 1950 ile 2017 yılları arasında advers ilaç reaksiyonu (AİR) nedeni ile piyasadan çekilen beşeri tıbbi ürünlere ulaşmak için internet veri tabanları kapsamlı bir şekilde incelenmiştir.
BULGULAR: İnternet veri tabanları kapsamlı olarak incelendiğinde, 1950 ile 2017 yılları arasından toplam 464 beşeri tıbbi ürünün düzenleyici otoriteler tarafından pazardan çekildiği saptanmıştır. En sık raporlanan advers ilaç reaksiyonu hepatotoksisite olup, sırasıyla immün reaksiyonlar, nörotoksisite ve kardiyovasküler toksisite bunu takip etmektedir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kardiyovasküler toksisiteye neden olan ilaçların farklı açılardan kapsamlı bir şekilde incelenmesi ileride AİR oluşturma riskini önlemede önemli bir katkı sağlayacak, ve geçmişte görüldüğü gibi pazarda uzun yıllar boyunca kalmasını önleyecektir. AİR’lerin raporlaması ve farmakovijilans sistemlerinin iyileştirilmesi istenmeyen etkilerin erken tespit edilmesine ivme kazandıracak, halk sağlığının korunması açısından erken uyarı sistemlerine gereksinime dikkat çekecektir.
A considerable number of drugs were withdrawn from the world market in the last decades due to safety reasons. A retrospective review of withdrawals is important in determining the adequacy of regulations regarding the safety and efficacy of drugs. The scope of the present study was to focus on cardiovascular adverse reactions of 61 withdrawn medicinal products, as well as 40 additional drugs withdrawn due to non-cardiovascular toxicity, while being cardiovascular agents themselves. A detailed web-based data search was held to draw a list of withdrawn pharmaceutical products from the pharmaceutical market by regulatory authorities between 1950 and 2017 due to safety reasons. A total of 464 medicinal products were withdrawn from the pharmaceutical markets between 1950 and 2017 due to safety reasons. Hepatotoxicity was the most commonly reported adverse drug reaction (ADR) that led to withdrawal, followed by immune-related reactions, neurotoxicity, and cardiovascular toxicity. The underlying mechanisms leading to cardiovascular toxicity should be investigated in depth to avoid the use of risky drugs for long periods, especially in consideration of the fact that some cardiovascular drugs persisted in the market for many decades. Furthermore, improved reporting of suspected adverse reactions and stricter regulations will lead to quicker detection of ADRs, thus emphasizing the importance of this public health problem and highlighting the need for improved “early warning systems” to manage the risks of high-risk drugs.


 
©NCI 2019. Bu sitenin tüm hakları Istanbul Kuzey Klinikleri’ne aittir.