ISSN 2148-4902
e-ISSN 2536-4553
 

Volume : 5 Issue : 4 Year : 2018

 
North Clin Istanb: 5 (4)
Volume: 5  Issue: 4 - 2018
Hide Abstracts | << Back
RESEARCH ARTICLE
1.The effects of short-term use of granulocyte colony-stimulating factor on bone metabolism in child cancer patients
Ayse Bozkurt Turhan, Cigdem Binay, Ozcan Bor, Enver Simsek
doi: 10.14744/nci.2017.59320  Pages 277 - 281
GİRİŞ ve AMAÇ: Granülosit koloni stümüle edici faktör (G-CSF) rekombinant DNA teknolojisi ile hazırlanan ve en yaygın olarak kullanılan hematopoetik büyüme faktörüdür. G-CSF osteoklast ve osteoblast fonksiyonunu modüle ederek kemik metabolizmasını etkilemektedir. Bu çalışma, lösemi ve sölid tümör nedeni ile takip edilen çocuklarda, kısa süreli G-CSF kullanımının kemik metabolizması üzerine olan etkilerini incelemeyi amaçlamaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya hematolojik malignansi veya solid tümör nedeniyle kemoterapi protokolleri gereği G-CSF tedavisi alan 36 hasta ile büyüme faktörü almayan 20 kontrol hastası olmak üzere toplam 56 hasta alındı. Çalışma grubundaki hastaların serum osteokalsin ve idrar serbest deoksipridinolin düzeyleri, G-CSF tedavisi başlamadan önce, tedavi başladıktan sonraki 3. günde, G-CSF tedavisi kesildikten 7 gün sonra ölçüldü. Kontrol grubundaki ölçümler kortikosteroid ve metotreksat içermeyen kemoterapi tedavisi sırasında yapıldı.
BULGULAR: Tedavi başlangıcından önceki ortalama osteokalsin düzeyinin (8.6±2.3 ng/ml), G-CSF tedavisinin 3. gününde anlamlı şekilde azaldığı (7.7±2.3 ng/ml), G-CSF tedavisi kesildikten 7 gün sonra anlamlı şekilde arttığı (7.9±2.2 ng/ml) (sırasıyla p<0.001, p<0.001), bununla birlikte G-CSF tedavisi öncesi değerlere göre halen anlamlı şekilde düşük olduğu saptandı (p<0.001). İdrar serbest deoksipridinolin düzeyinin ise, G-CSF tedavisinin 3. gününde anlamlı şekilde arttığı (25.6±6.5 nmol/mmolCr), G-CSF tedavisi kesildikten 7 gün sonra anlamlı şekilde azaldığı (22.6±6.4 nmol/mmolCr) (sırasıyla p<0.001, p<0.001), bununla birlikte G-CSF tedavisi öncesi değerlere göre halen anlamlı şekilde yüksek olduğu saptandı (p<0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bulgularımız, kanserli çocuk hastalarda kısa süreli G-CSF kullanımının kemik metabolizmasını etkileyebileceğini ve metabolik değişikliklerde rol oynayabileceğini göstermiştir. Osteoblastik aktivitede azalma, osteoklastik aktivitede artma; bu hastalarda kemik ağrısı ile ilişkili olabileceğini ve osteoporoza katkıda bulunabileceği düşündürmektedir. Bu nedenle kanserli çocuklarda daha dikkatli kullanılması gerekmektedir.
INTRODUCTION: The granulocyte colony-stimulating factor (G-CSF) is the most commonly used hematopoietic growth factor recombinant DNA technology. It affects bone metabolism by modulating both osteoclast and osteoblast functions. The aim of the present study was to investigate the effects of short-term use of G-CSF on bone metabolism in children with leukemia and solid tumors.
METHODS: Thirty-six patients with a malignancy who received G-CSF therapy according to chemotherapy protocols and another 20 growth factor-free cancer patients who were enrolled as controls were included in the study. The serum osteocalcin and urinary free deoxypyridinoline levels were measured before the start of G-CSF therapy, on day 3 after treatment, and 7 days after G-CSF therapy was discontinued. In the control group, the measurements were made during corticosteroid and methotrexate-free chemotherapy.
RESULTS: The mean osteocalcin level (8.6±2.3 ng/mL) from before the onset of treatment decreased significantly (7.7±2.3 ng/mL) on day 3 of G-CSF therapy and significantly increased after 7 days of G-CSF therapy (7.9±2.2 ng/mL) (p<0.001 and p<0.001, respectively), which was still significantly lower than the pre-G-CSF values (p<0.001). The urinary free deoxypyridinoline level significantly increased on day 3 of G-CSF treatment (25.6±6.5 nmol/mmol Cr) and significantly decreased after 7 days of G-CSF therapy (22.6±6.4 nmol/mmol Cr) (p<0.001 and p<0.001, respectively), which was still significantly higher than the values recorded before G-CSF therapy (p<0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The findings show that the short-term use of G-CSF in children with cancer can affect bone metabolism and can play a role in metabolic changes. Decreased osteoblastic activity and increased osteoclastic activity suggest that osteoporosis may be associated with bone pain in these patients.

2.Impact of emergency room meetings on improvement of door-to-needle times in acute ischemic stroke patients: A single center’s experience
Bilgehan Atılgan Acar
doi: 10.14744/nci.2017.00378  Pages 282 - 287
GİRİŞ ve AMAÇ: Kısa zaman penceresi, akut iskemik inmede (Aİİ) intravenöz doku plazminojen aktivatöründen (IV-tPA) yararlanmada büyük bir engeldir. Bu makalede, acil servis odası toplantılarının kapı-iğne zamanlarının (KİZ) adım adım iyileştirilmesi üzerindeki etkisini analiz ettik.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada, Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne Ocak 2015 ile Ağustos 2017 tarihleri arasında başvurup IV-tPA ile tedavi edilen Aİİ hastalarının prospektif kaydedilmiş verileri kullanıldı. KİZ ölçütleri tek tek vaka bazında kaydedildi. Toplantılar, IV-tPA ile tedavi edilen ardışık Aİİ hastalarının KİZ' inde % 25' den fazla bir artış olduğunda acil servis odasında yapıldı. Konular, güncel kılavuzlar tarafından önerilen inme yönetimi ve önceki KİZ verilerimizden gelen geribildirimleri içermekteydi. Amaç, akut iskemik inmeli hastaların en az % 50'sinde KİZ' i 60 dakika içinde tutabilmekti.
BULGULAR: 20 hastanın ortalama KİZ' i 76.9 ± 32.4 dakikaydı. Dokuz hastada KİZ ≤ 60 dakika iken, ikisinde 30 dakikanın altında idi. Her birinde ikişer tane olmak üzere 2015, 2016 ve 2017 yıllarında altı toplantı gerçekleştirildi. İstisnasız olarak, tüm toplantıların ardından KİZ' de bir azalma oldu. Altı toplantı aralığı göz önüne alındığında, ≤ 60 dakikada tedavi edilen hastaların oranları sırasıyla % 0, % 0, % 60, % 66.6 ve % 100 idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Acil servisteki toplantılar, belirli kurallara göre gerçekleştirildiğinde KİZ' in iyileştirilmesinde etkili olabilir.
INTRODUCTION: One major limitation of the use of intravenous tissue plasminogen activator (IV-tPA) is the short treatment window of acute ischemic stroke (AIS). In this article, we analyze the impact of emergency room meetings on step-by-step improvement of door-to-needle times (DTN).
METHODS: This study used prospectively recorded data of AIS patients treated with IV-tPA admitted to the Sakarya University Education and Research Hospital between January 2015 and August 2017. Time benchmarks of DTN were recorded on a case-by-case basis. Meetings were held in the emergency room if there was an increase of more than 25% in DTN of subsequent AIS patients treated with IV-tPA. Guideline-recommended stroke management methods and feedback from our previous DTN data were both considered. The goal was to improve DTN within 60 minutes for at least 50% of AIS patients.
RESULTS: Mean DTN of 20 patients was 76.9±32.4 minutes. Nine patients experienced ≤60 minute DTN times, while two were under 30 minutes. Six meetings were conducted, with two each in 2015, 2016, and 2017. Without exception, there was a reduction in DTN after all meetings. Considering the intervals of the six meetings, the ratios of patients treated at ≤60 minutes were 0%, 0%, 60%, 66.6%, 40 and 100%, respectively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Meetings in the emergency room, when conducted according to certain rules, can be effective in improving DTN.

3.Bradyarrhythmia development and permanent pacemaker implantation after cardiac surgery
Ceyhan Turkkan, Damirbek Osmanov, Ersin Yildirim, Kazim Serhan Ozcan, Servet Altay, Hakan Hasdemir, Ahmet Taha Alper, Nazmiye Ozbilgin, Izzet Celal Erdinler, Kadir Gurkan
doi: 10.14744/nci.2017.20438  Pages 288 - 294
GİRİŞ ve AMAÇ: Bradiaritmi kalp cerrahisi sonrası gelişebilen komplikasyonlardan biridir. Bu konuyla ilgili daha önce çok az sayıda çalışma yapılmış olup, biz de çalışmamızda kalp cerrahisi sonrası atriyoventriküler blok veya sinüs nod disfonksiyonu gelişmesini etkileyen ve kalıcı kalp pili takılmasını gerektiren faktörleri inceledik.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kalp cerrahisi sonrası atriyoventriküler blok veya sinüs nod disfonksiyonu gelişen ve kalıcı kalp pili takılan 62 hasta çalışmamıza dahil edilmiştir. Bunlar arasında 31 hasta prospektif olarak değerlendirilmiş olup kalan 31 hasta hastane kayıtlarına dayanarak retrospektif olarak incelenerek demografik ve klinik özellikleri ve ameliyat bilgileri kaydedilmiştir. Hastalar geçirdikleri ameliyatlara göre koroner arter baypas greft, kalap kapak cerrahisi, konjenital kalp cerrahisi ve bunların kombinasyonları olarak gruplandırılmıştır. Hastalar preoperatif olarak standart 12 derivasyon elektrokardiyogram ve transtorasik ekokardiyografi ile değerlendirilmiş olup postoperatif dönemde bradiaritmi gelişen ve kalıcı kalp pili takılan hastalar incelenmiştir.
BULGULAR: Operasyon öncesi ileti anormalliği ve QRS genişliği görülen olguların görülmeyen olgulara göre yaş ortalaması istatistiksel olarak anlamlı düzede yüksekti. 70 yaş üzeri olgularda operasyon öncesi ileti anormalliği görülme riski için odds oranı 4,429 (%95 CI: 1,40-13,93) olarak saptandı. Cinsiyet, sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu, sol ventrikül dilatasyonu, intraventriküler septum kalınlığı, operasyon ile blok gelişimi arasında geçen süre, eşlik eden hastalıklar ve komplikasyon oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: 70 yaş üzeri hastalarda preoperatif ileti anormalliği ve QRS genişliği risk faktörü olarak belirlendi.

INTRODUCTION: Bradyarrhythmia is one of the complications that may develop after cardiac surgery. Only a few studies have previously dealt with this concern, and in our study, we investigated the factors affecting the development of atrioventricular block or sinus node dysfunction and the requirement of permanent pacemaker following cardiac surgery.
METHODS: A total of 62 patients who developed the atrioventricular (AV) block or sinus node dysfunction and required a permanent pacemaker following cardiac surgery were included in the study. Among these, 31 patients were evaluated prospectively, and the information regarding 31 patients was evaluated retrospectively based on hospital records. Demographic, clinical, and surgical information was recorded. Patients were grouped according to the types of procedures, including the coronary artery bypass graft, valve surgery, congenital heart disease, and combinations of these. Patients were evaluated by standard 12-lead electrocardiogram and transthoracic echocardiography preoperatively. The postoperative development of bradyarrhythmia and requirement of permanent pacemaker were evaluated.
RESULTS: The mean age of patients with preoperative conduction abnormality and wide QRS was statistically significantly higher than those without these disorders. The odds ratio for preoperative conduction abnormality risk in patients over 70 years of age was found as 4.429 (95% confidence interval, 1.40–13.93). There was no gender-related statistically significant difference in terms of left ventricular ejection fraction, left ventricular dilatation, interventricular septum thickness, the time interval from operation to the development of AV block, concomitant diseases, and complication rates.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Preoperative conduction abnormality and wide QRS in patients over 70 years of age was determined as a risk factor.

4.Effect of increase in cortisol level due to stress in healthy young individuals on dynamic and static balance scores
Mahmut Cay, Cihat Ucar, Deniz Senol, Furkan Çevirgen, Davut Ozbag, Zuhal Altay, Sedat Yildiz
doi: 10.14744/nci.2017.42103  Pages 295 - 301
GİRİŞ ve AMAÇ: Stres, çeşitli etkenlerin sebep olduğu, vücut çalışmasında dengesizlik, sinir sisteminde bozukluk ve gerilimle ortaya çıkan karakterize bir durumdur. Bu çalışmada, sağlıklı genç bireylerde strese bağlı artış gösteren kortizol seviyesinin dinamik ve statik denge skorlarına etkisinin incelenmesi ve yüksek stresin doğuracağı sonuçların ortaya konulması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya yaşları 19-22 arasında değişen, sağlıklı ve aynı komite sınavına girecek gönüllü 107 tıp fakültesi 2. sınıf öğrencisi dâhil edildi. İlk denge ölçümleri ve tükürük numuneleri komite sınavından 40 gün önce alındı ve bu dönem relax dönem olarak kabul edildi. Aynı öğrenciler komite sınavının olduğu gün tekrar denge ölçümlerine alındı ve tükürük numuneleri toplandı. Bu dönem ise stresli dönem olarak kabul edildi. Kişilere, relax ve stresli dönemde The State-Trait Anxiety Inventory (STAI) uygulandı. Dinamik denge skorları Star Excursion Balance Test (SEBT) ile ölçüldü. Statik denge skorları ise One Leg Standing Balance Test ile belirlendi.
BULGULAR: Tükürük numunelerindeki kortizol seviyesinin ortalaması stresli dönemde relax döneme göre yaklaşık 9 kat arttığı belirlendi. Durumluk kaygıyı ortaya koyan STAI ölçeği de bu artışı destekler nitelikte bir artış gösterdi. Stresli dönemde tüm yönlerde dinamik denge skorları belirgin azalma gösterdi. Ayrıca, stresli dönemde statik denge skorları relax dönemle karşılaştırıldığında belirgin azalma olduğu ortaya çıktı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma; sağlıklı genç bireylerde stresin kısa süreli bile dinamik ve statik dengeyi olumsuz yönde etkilediğini ortaya koymuştur. Yapılacak uzun süreli stres ve denge ölçümleri ile korele edildiğinde çalışmamızın olumlu yönde kaynak ve temel oluşturacağını düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: Stress is a condition caused by various factors and characterized by imbalance in body functioning, impair in nervous system, and tension. The purpose of this study was to examine the effects of cortisol level, which increases in healthy young individuals due to stress, on dynamic and static balance scores as well as to present the results caused by high levels of stress.
METHODS: In this study, 107 healthy medicine faculty students in their second year (who will take the same committee exam) aged between 19 and 23 years were included. The first balance measurements and saliva samples were taken 40 days before the committee exam, and this period was acknowledged as the relaxed period. The same students were considered for balance measurements again on the day of committee exam; saliva samples were collected, and cortisol concentration was determined. This period was acknowledged as the stressful period. The State-Trait Anxiety Inventory (STAI) was given to the participants in their relaxed and stressful periods. Dynamic balance scores were measured with Star Excursion Balance Test (SEBT). Static balance scores were measured with One Leg Standing Balance Test (OLSBT).
RESULTS: The mean cortisol level was found to increase approximately 9 times in stressful periods compared with that in relaxed periods. STAI, which shows state anxiety, showed an increase supporting this increase. In stressful periods, dynamic balance scores showed obvious decrease in all directions. In addition, in stressful periods, an obvious decrease was observed in static balance scores compared with those in relaxed periods.
DISCUSSION AND CONCLUSION: This study showed that stress negatively affected dynamic and static balance, even for short periods of time. We believe that our study will form a positive source and basis when correlated with long terms stress and balance measurements.

5.Factors associated with problematic internet use among children and adolescents with Attention Deficit Hyperactivity Disorder
Fatma Hulya Cakmak, Hesna Gul
doi: 10.14744/nci.2017.92668  Pages 302 - 313
GİRİŞ ve AMAÇ: Amaç: Bu çalışmanın amacı, klinik pratikte görülme sıklığı artmakta olan internetin sorunlu kullanımının; DEHB, kişisel risk etmenleri ve ailesel etmenler açısından ilişkisini araştırmak, sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırarak varsa riske etki eden etmenler hakkında bilgi sahibi olmaktır.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma grubu, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine başvuruda bulunan, DEHB tanısıyla takip edilmekte olan, 12-16 yaşları arasında, 34 çocuk ve ailelerinden oluşmuştur. sosyodemografik açıdan uygun bir kontrol grubu seçilmiştir. Çalışma ve kontrol grubundaki çocukların, ÇGDŞ-ŞY uygulanarak DSM -IV tanı ölçütlerine göre psikiyatrik tanıları belirlenmiştir. Çocuklara, Çocuk ve Ergenlerde İnternet/Bilgisayar Kullanımı Değerlendirme Anketi (Çocuk formu), Güçler ve Güçlükler Anketi –Ergen formu (GGA) ve İnternette Bilişsel Durum Ölçeği (İBDÖ) uygulanmıştır. Anne ve babalara, Çocuk ve Ergenlerde İnternet/Bilgisayar Kullanımı Değerlendirme Anketi (Ebeveyn formu), GGA- Ebeveyn formu ve Aile Değerlendirme Ölçeği (ADÖ) uygulanmıştır.
BULGULAR: DEHB grubunun haftalık internet kullanma süresinin daha fazla olduğu saptanmıştır. İBDÖ toplam puanların ve tüm alt ölçek puan ortalamalarının DEHB grubunda anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptanmıştır. Uygulanan GGA sonuçlarına göre, DEHB’si olan çocuklarda hiperaktivite, davranım problemleri ve arkadaş ilişkilerinde sorunlar daha çok saptanmıştır. ADÖ genel aile işlevleri, iletişim, roller ve davranış kontrolü alt ölçek puanları DEHB grubunda anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Gruplar arasında internet kullanma, evde bilgisayar olması ve evlerinde internet erişimi bulunması açısından iki grup açısından faklılık olmadığı saptanmıştır. DEHB grubunda, eşlik eden psikiyatrik bozukluklar ile İBDÖ ve haftalık internet kullanım süresi arasındaki ilişki incelendiğinde; Karşıt Olma Karşı Gelme Bozukluğu ve Davranım Bozukluğu tanıları ile istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu saptanmıştır. DEHB grubunda, AD֒nün duygusal tepki verebilme alt ölçeği ile İBDÖ puanları arasındaki istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda DEHB’de sorunlu internet kullanımının daha sık olduğu ortaya konmuştur. DEHB tedavisinde sorunlu internet kullanımı da bir tedavi hedefi olarak ele alınmalıdır. Sorunlu internet kullanımına yönelik müdahaleler aile içi duygu ifadesini de göz önünde bulundurmalıdır.
INTRODUCTION: The aim of this study was to determine the association of problematic internet use with attention deficit hyperactivity disorder (ADHD), personal risk factors, and familial factors and compare with a healthy control group and investigate the risk factors.
METHODS: The study sample consisted of 34 children aged 12–16 years and their families who applied to Ankara University Faculty of Medicine Department of Child and Adolescent Psychiatry with the diagnosis of ADHD. The control group consisted of 36 junior high and high school children aged 12–16 years and their families. The control group was matched with the ADHD group for age and sex. The Kiddie Schedule for Affective Disorders and Schizophrenia Present and LifetimeVersion (K-SADS-PL) version was used according to the Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders (DSM)-IV criteria for patients with ADHD and the control group. Internet/Computer Use Assessment Questionnaire for Children/Adolescents, the Strengths and Difficulties Questionnaire adolescent form (SDQ), and Online Cognition Scale (OCS) were applied to children. Internet/Computer Use Assessment Questionnaire for Parents and SDQ-parent form and Family Assessment (FAS) were applied to the parents.
RESULTS: Weekly internet usage was higher in the ADHD group than the control group. The OCS total scores and subscale scores were significantly higher in the ADHD group. The subscales of SDQ hyperactivity, conduct problems, and peer problems were significantly higher in the ADHD group. FAS-general functions, communication, roles and behavior control subscale scores were higher in the ADHD group. There was no significant difference between groups regarding the internet usage in the daily life, with the availability of a computer and internet at home. In the ADHD group, there was a significant correlation between the OCS scores, weekly internet usage, and psychiatric comorbidities Oppositional Defiant Disorder and Conduct Disorder. Also, affective responsiveness subscale scores of FAS were significantly correlated with OCS scores in the ADHD group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In this study, it was noted that problematic internet use was more frequent in ADHD. During ADHD treatment, problematic internet use may interfere in the treatment goals. Interventions to problematic internet use should consider familial emotional expression studies.

6.Efficacy of extracorporeal shockwave therapy in patients with lateral epicondylitis: A randomized, placebo-controlled, double-blind clinical trial
Nilgun Senol Guler, Serdar Sargin, Nilay Sahin
doi: 10.14744/nci.2017.82435  Pages 314 - 318
GİRİŞ ve AMAÇ: Lateral epikondilit (LE) yaygın bir dirsek problemidir. LE tedavisinde ESWT yaygın olarak kullanılmasına rağmen etkinliği hala tartışmalıdır. Ayrıca literatürde prospektif, randomize, kontrollü çalışmaların sayısı yeterli değildir. Biz bu çalışmamızda ESWT’ nin gerçekten etkin olup olmadığını araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma randomize, plasebo kontrollü, çift kör ve prospektif olarak planlandı. Dahil edilme kriterlerini karşılayan 40 hasta 2 gruba ayrıldı. Gerçek ESWT (Grup 1, n: 20) ve plasebo ESWT (Grup 2, n: 20) olmak üzere kapalı zarf yöntemiyle randomize edildi. Hastaların Patient Rated Tennis Elbow Evaluation Turkish Version (PRTEE – T), VAS ağrı skorları, kavrama ve çimdikleme güçlerine bakıldı. Değerlendirmeler tedavi öncesinde, sonrasında ve 1. ay kontrolleri olmak üzere 3 kez yapıldı. Her iki gruba da el bileği splinti, buz tedavisi ve istirahat verildi.
BULGULAR: Her iki grupta da cinsiyet ve dominant el arasında istatistiksel fark görülmedi. Kavrama ve çimdikleme gücünde grupların kendi içlerindeki ölçümleri arasında anlamlı bir fark bulunmadı (p>0.05). VAS skorları açısından incelendiğinde de yalnızca gerçek ESWT grubunda kendi içinde anlamlı değişiklik bulundu (p<0.05). PRTEE-T skorlarına göre bakıldığında her iki grubunda kendi içinde anlamlı değişiklikleri olduğu bulundu (p<0.05). Gruplar arasında kavrama ve çimdikleme gücünde, VAS ve PRTEE-T skorlarında tedavi öncesine göre tedavi sonrası ve kontrol ölçümleri arasında anlamlı bir fark bulunmadı (p>0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: ESWT tedavisi uygulanan hastalarımızda ağrı ve fonksiyonel düzelme plaseboya göre daha belirgin olmasına karşın aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir sonuç bulunamadı.
INTRODUCTION: Lateral epicondylitis is a common elbow problem. Although extracorporeal shockwave therapy (ESWT) is widely used in the treatment of lateral epicondylitis, its efficacy is still controversial. Moreover, the number of prospective, randomized, controlled studies in the literature is not sufficient. Here, we intend to investigate the efficacy of ESWT.
METHODS: The study was randomized, placebo-controlled, double-blind, and prospectively planned. Forty patients who met the inclusion criteria were divided into two groups, real ESWT (Group 1, n=20) and placebo ESWT (Group 2, n=20), in a 1: 1 randomized closed envelope manner. Patients were evaluated for Patient-Rated Tennis Elbow Evaluation-Turkish Version (PRTEE-T), visual analog scale (VAS) pain scores, and grip and pinching strengths. The evaluation were performed thrice before, at the end of treatment and 1 month after treatment. Both groups were treated with wrist splinting, ice treatment, and rest.
RESULTS: There was no statistical difference between sex and dominant hand in both groups. There was no significant difference in the grasp and pinching strength between the measurements of the groups themselves (p>0.05). When examined in terms of VAS scores, only significant changes were found in the actual ESWT group (p<0.05). According to the PRTEE-T scores, both groups showed significant changes (p<0.05). No significant difference was found between post-treatment and control measures in the grip and pinching power between groups, VAS and PRTEE-T scores before treatment (p>0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Although pain and functional improvement were more prominent in our patients treated with ESWT than placebo, no statistically significant results were found.

7.Effects of long-term computer use on eye dryness
Sezen Akkaya, Tugba Atakan, Banu Acikalin, Sibel Aksoy, Yelda Ozkurt
doi: 10.14744/nci.2017.54036  Pages 319 - 322
GİRİŞ ve AMAÇ: Uzun süreli bilgisayar kullanımının göz yaşı yapımı ve buharlaşması üzerine etkilerini incelemek.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmada meslekleri nedeniyle günde 8 saat bilgisayar kullanan 30 kişinin 30 gözü çalışma grubu, günlük bilgisayar kullanımı bir saati geçmeyen 30 sağlıklı bireyin 30 gözü ise kontrol grubu olarak değerlendirildi. Olgular saat 8’de işe başlamadan ve saat 17’de mesai bitiminde muayene edildiler. Bireylerin yapılan muayenelerinde göz yaşı yapımı göstergesi olarak anestezili schirmer testi, göz yaşı buharlaşması göstergesi olarak göz yaşı kırılma zamanı(GYKZ) belirlenerek kaydedildi. Tüm olgular oküler yüzey hastalık indeksi(OSDI) anketini tamamladılar.
BULGULAR: Yaş ve cinsiyet açısından iki grup arasında anlamlı fark yoktu. Çalışma ve kontrol grubunun Schirmer değer ortalaması sabah ve akşam sırasıyla 16,80±2,04, 15,50±2,06 mm ve 17,28±1,52 ve 17,16 ±2,53 olarak ölçüldü. İki gruptada sabah ve akşam schirmer değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. (p>0,05) Çalışma grubunun GYKZ ölçümlerinin sabah ve akşam değerleri sırasıyla 9,15±2,93, 6,80±1,11 sn olarak değerlendirildi. Akşam GKYZ’nin düştüğü görüldü (p<0,05). Kontrol grubunda ise 15,80±3,15 ve 15,20±1,92 sn olarak kaydedildi. Kontrol grubunda istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu.(p>0,05) Çalışma grubunun OSDI skorları sırayla 26,7±3,36 ve 28,3±1,19 olup, kontrol grubunda ise 25.0±4,48 ve 27,3±2,27 idi. İki grup arasında ve sabah akşam değerleri arasında istatistiksel fark bulunmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak uzun süreli bilgisayar kullanımının göz yaşı yapımı parametresi olan Schirmer testinde anlamlı değişiklik yapmadığı saptanırken, evoparatif tip kuru göz bulgusu olan göz yaşı kırılma zamanı (GYKZ) sonuçlarında istatistiksel anlamlı değişiklik yaptığı görüldü. Çalışmamızın sonucuna göre uzun süreli bilgisayar kulanımı evoparatif tip kuru göz hastalığına neden olabilir.
INTRODUCTION: To evaluate the effects of long-term computer use on tear production and evaporation.
METHODS: In this study, 30 eyes of 30 people using computer for 8 hours a day were taken as the study group. In the control group, 30 eyes of 30 healthy individuals who did not spend 1 hour using computer on a daily basis were evaluated. The cases were examined at 8 am and 5 pm. The Schirmer test, tear break-up time (TBUT), and ocular surface disease index (OSDI) were evaluated.
RESULTS: There was no significant difference between the groups in terms of age and gender. The Schirmer test results, which measure the parameters of tear production, were 16.80±2.04 and 15.50±2.06 mm (p>0.05) in the study group, and 17.28±1.52 and 17.16±2.53 in the control group. The TBUT measurements were 9.15±2.93 and 6.80±1.11 sec in the study group. It was observed that the evening TBUT decreased (p<0.05). The TBUT measurements were 15.80±3.15 sec and 15.20±1.92 sec (p>0.05) in the control group. The OSDI scores were 26.7±3.36 and 28.3±1.19 in the study group, and 25.0±4.48 and 27.3±2.27 in the control group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a result, it was found that a long-term computer use did not change the Schirmer test results significantly, but there were statistically significant changes in the tear break-up time (TBUT) results of the evaporative type eye dryness. According the our study results, long-term computer usage may cause an evaporative-type dry eye disease.

8.The association between aspirin resistance and extent and severity of coronary atherosclerosis
Serkan Kahraman, Ali Dogan, Murat Ziyrek, Emrah Usta, Onder Demiroz, Cavlan Ciftci
doi: 10.14744/nci.2017.26779  Pages 323 - 328
GİRİŞ ve AMAÇ: Kontrolsüz inflamatuar yanıt insan morbidite ve mortalitesine etkili birçok etkenin patogenetik mekanizmasına katkıda bulunmaktadır. Aspirin aterosklerotik hastalık ve komplikasyonlarının primer ve sekonder korunmasında etkili antiinflamatuar ve antitrombotik bir ilaçtır. Çalışmamızın amacı aspirin direncinin koroner aterosklertotik hastalık yaygınlığı ve şiddeti üzerine etkisini incelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamıza aspirin kullanan ve bilinen veya şüphe edilen koroner arter hastalığı olup koroner anjiyografisi uygulanan 100 hasta dahil edildi.

BULGULAR: 100 hastanın 30’u (8 kadın, 22 erkek) aspirin dirençli grup (ADG) ve 70’i (22 kadın, 48 erkek) kontrol grubunu oluşturmaktadır. Gensini skorlama sistemi (GSS) ADG’de daha yüksek saptanmıştır (80,5 (36-166) karşı 45 (2-209); p<0,001). Perkütan koroner girişim (PKG) ADG’ de daha fazladır [30 hastada 13 (%43,3) ADG’de, 70 hastada 13 (%18,6) kontrol grupta; p=0,01]. PKG yapılan 16 hasta üzerinden stent restenozu ADG’de daha yüksek bulunmuştur (16 hastada 11 (%68,75) ADG’da, 16 hastada 5 (%31,25) kontrol grupta; p=0,016). Çoklu değişkenli regresyon analizine göre GSS (p=0,038; %95 CI: 1,001-1,026) ve PKG öyküsü (p=0,017; %95 CI: 1,182-89,804) aspirin direnci için bağımsız risk faktörleridir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda GSS ile hesaplanan aterosklerotik yükün aspirin direnci olan hastalarda daha yüksek olduğu saptanmıştır. Bu sonuca göre aspirin direnci olanlarda koroner olay varlığında daha yüksek dozlarda aspirin tedavisi verilebileceğini önermekteyiz. Ayrıca GSS ve PKG öyküsü aspirin direnci için bağımsız risk faktörleridir.
INTRODUCTION: Uncontrolled inflammatory responses could contribute to the pathogenesis of many leading causes of human morbidity and mortality. Aspirin is an anti-inflammatory and antithrombotic drug that is used in the primary and secondary protection in atherothrombotic diseases and complications. The aim of the present study was to analyze the effect of aspirin resistance on the extent and severity of atherosclerosis.
METHODS: One hundred patients who underwent coronary angiography with suspected or known coronary artery disease and were using aspirin were enrolled in the study.
RESULTS: Of these 100 patients, 30 (8 female and 22 male) formed the aspirin-resistant group (ARG), and 70 (22 female and 48 male) formed the control group. Gensini scoring system (GSS) was significantly higher in the ARG than in the control group (80.5 (36–166) vs. 45 (2–209); p<0.001). The number of percutaneous coronary intervention (PCI) patients was significantly higher in the ARG (13 of 30 (43.3%) ARG vs. 13 of 70 (18.6%) control group; p=0.01). Furthermore, when we evaluate the 16 reintervention patients, stent restenosis was significantly higher in the ARG (11 of 16 (68.75%) ARG vs. 5 of 16 (31.25%) control group; p=0.016). Multivariate logistic regression analysis revealed that GSS (p=0.038; 95% CI: 1.001–1.026) and PCI history (p=0.017; 95% CI: 1.182–89.804) were independent risk factors for aspirin resistance.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In conclusion, atherosclerotic burden as calculated by the GSS is significantly higher in aspirin-resistant patients. According to this result, we suggest that aspirin treatment can be prescribed in higher doses in aspirin resistance patients with coronary events. Furthermore, GSS and PCI history could be independent predictors of aspirin resistance.

9.Subclinical rheumatic heart disease: A single center experience
Seyma Kayali, Nuran Belder
doi: 10.14744/nci.2017.73384  Pages 329 - 333
GİRİŞ ve AMAÇ: Romatizmal kalp hastalığı (RKH), gelişmekte olan ülkelerde halen önemli bir morbididite ve mortalite nedenidir. Bu çalışmanın amacı, daha önce akut romatizmal ateş tanı hikayesi bulunmayan, ekokardiyografi ile RKH tespit edilmiş asemptomatik vakaları irdelemek ve takip sonuçlarını sunmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamıza, hastanemiz Çocuk Kardiyoloji Polikliniği’ne 2011-2017 tarihleri arasında, farklı klinik nedenlerle başvurup (spora katılım ve çarpıntı gibi), ekokardiyografi ile RKH tanısı konularak takibe alınan, daha önce geçirilmiş akut romatizmal ateş öyküsü bulunmayan ve ekokardiyografi bulgularına erişilebilen olgular dahil edildi. Ekokardiyografi bulguları geriye yönelik olarak incelendi.
BULGULAR: Elli beş kız, 20 erkek olmak üzere toplam 75 hasta çalışmaya dahil edildi. Olguların ortalama yaşı 13,6 yıldı ( minimum 5, maksimum 18 yıl). Ortalama takip süresi 19,2 ay iken, en uzun takip süresi 66 ay olarak tespit edildi. Altmış yedi olguda (%89.3) başvuru anında yalnızca mitral kapakta patolojik yetersizlik mevcut iken, 2 olguda (%2,7) yalnızca aort yetersizliği, 6 olguda (%8) hem aort, hem mitral kapakta patolojik yetersizlik akımı mevcut idi. Olguların 45’i (%60 ) başvuru anında Dünya Kalp Federasyonu kriterlerine göre sınırda RKH iken, 30 olgu (%40 ) kesin RKH tanısı aldı. Takip sonrası olguların, %88 ‘i başlangıç ve takip sonu sınırda RKH olarak kalırken, 2 olgunun bulguları kesin RKH’dan sınırda RKH’ya gerilemiş, 4 sınırda RKH olgusu kesin RKH‘ya ilerlemiş, 2 olgu ise tamamen normale dönmüş idi. Takip süresince, hiçbir olgunun kapak değişimine ihtiyacı olmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: RKH, ülkemizde halen ciddiyetini koruyan bir sağlık sorunudur. Ekokardiyografinin subklinik hafif veya asemptomatik vakaları belirlemede duyarlılığı iyi bilinmektedir. Bu nedenle henüz rutin olmamasına rağmen, ülke çapında ekokardiyografik tarama programlarının başlatılması önem teşkil etmektedir.
INTRODUCTION: Rheumatic heart disease (RHD) is still a major cause of morbidity and mortality in developing countries. The aim of the present study was to investigate asymptomatic RHD cases diagnosed by echocardiography without any acute rheumatic fever (ARF) history and to present the follow-up results.
METHODS: Children who had been admitted to the pediatric cardiology department between 2011 and 2017 for various reasons (e.g., sport participation and palpitation) and diagnosed with RHD by echocardiography without a history of ARF were included the study. Echocardiographic findings of the patients were evaluated retrospectively.
RESULTS: A total of 75 (55 girls and 20 boys) patients were included in the study. The median age of the cases was 13.6 (minimum 5 and maximum 18) years. The median follow-up period was 19.2 months, whereas the longest follow-up period was 66 months. At the time of admission, pathological valvular insufficiency was present only in the mitral valve in 69 (89.3%) cases, only in the aortic valve in 2 (2.7%) cases, and in both aortic and mitral valve in 6 (8%) cases. Of the cases, 40 (60%) were diagnosed as borderline RHD at the time of admission, and 30 (40%) as definite RHD according to the World Heart Federation criteria. Of these cases, 88% remained the same as borderline RHD, and the findings of two patients improved from definite to borderline RHD. RHD of four patients deteriorated from borderline to definite RHD, and in two patients, valvular insufficiency completely resolved during the follow-up period. None of the cases needed valvular replacement.
DISCUSSION AND CONCLUSION: RHD is still a serious health problem in Turkey. The sensitivity of echocardiography in detecting subclinical mild or asymptomatic cases is well known. For this reason, although it is not yet applied as a routine study, it is important to start the nationwide echocardiographic screening program.

10.Surgical treatment of type III acromioclavicular dislocation: Bosworth technique versus hook plating
Seyit Ali Gumustas, Fevzi Saglam, Baran Komur, Ahmet Guray Batmaz, Ismail Yukunc, Haci Bayram Tosun, Halil Ibrahim Bekler
doi: 10.14744/nci.2017.65037  Pages 334 - 340
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada akromioklavikular (AK) eklem çıkığında hook plaklama ile Bosworth tekniğinin klinik sonuçları karşılaştırıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: İki farklı klinikte tip III AK eklem çıkığı tanısı nedeniyle iki farklı cerrahi tedavi uygulanan 44 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Yaş ortalaması 44 (dağılım, 18-80) olan hastaların 30’u erkek ve 14’ü kadın idi. Hastalar uygulanan cerrahi tekniğe göre 2 gruba ayrıldı. Grup I, Bosworth tekniği kullanılarak korakoklavikular fiksasyon yapılan 25 hastadan oluşuyordu. Grup II, hook plak kullanılarak akromioklavikular tespit uygulanan 19 hastadan oluşuyordu. Tüm hastalar modifiye UCLA (The University of California at Los Angeles Shoulder Score) and DASH (The disabilities of the arm, shoulder and hand) skorlaması kullanılarak değerlendirildi.
BULGULAR: Ortalama takip süresi 23 ay (dağılım, 12-24) idi. Cerrahi gruplar arasında modifiye UCLA (p=0.012) ve DASH (p=0.008) skoru açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık gözlendi. Hook plaklama grubunda hem modifiye UCLA hemde DASH skoru açısından Bosworth tekniğine göre daha iyi klinik sonuçlar vardı. UCLA and DASH skorları (respectively, r=0.677, p=0.000) arasında istatistiksel olarak yüksek anlamlı negatif korelasyon belirlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hook plak ile fiksasyonda Bosworth tekniğine göre daha iyi klinik sonuçlar olmasına rağmen, işe dönüş zamanı açısından gruplar arasında farklılık olmadığı gözlendi. AC çıkığının tedavisinde iyi redüksiyon, az komplikasyon ve yüksek hasta memnuniyeti için erken rekonstrüksiyon uygulanmalıdır.
INTRODUCTION: In this study, it was compared the clinical results of the Bosworth technique and hook plating in acromioclavicular (AC) dislocations.
METHODS: 44 patients are retrospectively evaluated in this study whom diagnosed as type III AC dislocations and treated by two different surgical methods in two different clinics. The patients were 30 males and 14 females with a mean age of 44 years (range, 18–80 years). The patients were divided into 2 groups according to the applied surgical technique. Group I comprised 25 patients to whom coracoclavicular fixation was applied by using the Bosworth technique. Group II comprised 19 patients to whom acromioclavicular fixation was applied by using hook plate. All patients are evaulated by The University of California at Los Angeles Shoulder Score (UCLA) and The disabilities of the arm, shoulder and hand (DASH) scoring system.
RESULTS: The mean follow-up period was 23 months (range, 12–42 months). A statistically significant diffference was determined between the surgical groups in respect of the modified UCLA scale (p=0.012) and Quick DASH score (p=0.008). Hook plating group had better clinical results according to Bosworth group in terms of both UCLA and DASH score. A statistically highly significant negative correlation was determined between the UCLA and DASH scores (r=0.677, p=0.000).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Although hook plating had better clinic outcomes compared to Bosworth technique, there is not seen difference between two groups in terms of the time of return to work. Treatment of the AC dislocation should perform early reconstruction for better reduction, fewer complications and higher levels of patient satisfaction.

11.Vitamin D status of children with cerebral palsy: Should vitamin D levels be checked in children with cerebral palsy?
Pinar Akpinar
doi: 10.14744/nci.2017.09581  Pages 341 - 347
GİRİŞ ve AMAÇ: Serebral palsili (CP) çocukların D vitamini düzeylerini araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ekim 2013 ile Mart 2017 tarihleri arasında Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Pediatrik Rehabilitasyon Polikliniği'ne gelen, 1-19 yaş arası 274 CP’li çocuk (111 kız ve 163 erkek) çalışmaya alındı. Demografik veriler, komorbiteler, Kaba Motor Fonksiyon Sınıflama Sistemi (KMFSS) ve El Becerileri Sınıflama Sistemi (MACS) skorları kaydedildi. Serum 25 hidroksi vitamin D [25 (OH) D], kalsiyum (Ca), fosfat (P) ve parathormon (PTH) düzeyleri kaydedildi.

BULGULAR: CP'li çocukların yaş ortalaması 7.59 ± 6.09 yıl idi. CP tipine göre, % 24.8 spastik tek taraflı, % 59.8 spastik bilateral, % 1.4 diskinetik, % 0.7 ataksik, % 7.6 miks ve % 5.1 sınıflandırılamayan şeklinde dağılım mevcuttu. CP'li 235 çocuğun serum 25 (OH) D düzeyleri ölçülmüştü. 25 (OH) D düzeyi ≤12 ng / ml, D vitamini eksikliği olan 79 çocuk, 25 (OH) D düzeyi 12-≤20 ng / ml, D vitamini yetersizliği olan 62 çocuk, 25 (OH) D düzeyi 20-≤30 ng / ml, Dvitamini yeterli olan 43 çocuk ve 25 (OH) D düzeyi >30 ng / ml olan 15 çocuk mecuttu. 36 çocuk zaten D vitamini takviyesi alıyordu. 25 (OH) D düzeyleri ile GMFCS, MACS düzeyleri ve eşlik eden bozukluklar (epilepsi öyküsü, entellektüel gerilik, diş problemleri ve büyüme geriliği gibi) arasında anlamlı korelasyon vardı (p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bulgularımız, ambulatuar olmayan (KMFSS seviye IV-V) ve eşlik eden bozuklukları olan CP’li çocukların D vitamini eksikliğine eğilimli olduklarını ve dolayısıyla D vitamini açısından kontrol edilmeleri gerektiğini ortaya koymuştur.

INTRODUCTION: We aimed to investigate the vitamin D status of children with cerebral palsy (CP).
METHODS: A total of 274 children (111 females and 163 males), aged between 1 and 19 years with CP, who came to the Physical Medicine and Rehabilitation, Pediatric Rehabilitation Outpatient Clinic between October 2013 and March 2017, were included in our study. Demographics, data concerning the details of each child’s comorbidity, the Gross Motor Function Classification System (GMFCS), and Manual Ability Classification System (MACS) scores were recorded. The serum 25 hydroxy vitamin D [25(OH)D], calcium (Ca), phosphate (P), and parathormone (PTH) levels were also recorded.
RESULTS: The mean age of children with CP was 7.59±6.09 years. The distribution by the CP type was 24.8% spastic unilateral, 59.8% spastic bilateral, 1.4% dyskinetic, 0.7% ataxic, 7.6% mixed, and 5.1% unclassified. The serum 25(OH)D levels of the 235 children with CP were measured. There were 79 children at the 25(OH)D level ≤12 ng/ml, regarded as vitamin D deficiency; 62 children at the 25(OH)D level 12-≤20 ng/ml, considered as vitamin D insufficiency, 43 children at the 25(OH)D level 20-≤30 ng/ml, considered as vitamin D sufficiency, and 15 children at the 25(OH)D level >30 ng/ml. A total of 36 children were already taking vitamin D supplements. There was a significant correlation between the 25(OH)D levels and GMFCS and MACS levels and associated impairments such as the epilepsy history, intellectual delay, teeth problems, and growth retardation (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our results revealed that the children with CP who are not ambulatory (GMFCS levels IV–V) and have associated impairments were prone to vitamin D deficiency, and thus should be checked for vitamin D.

12.Daytime sleepiness, functionality, and stress levels in chronic neck pain and effects of physical medicine and rehabilitation therapies on these situations
Selcuk Sayilir
doi: 10.14744/nci.2017.77992  Pages 348 - 352
GİRİŞ ve AMAÇ: Kronik boyun ağrısı (KBA) ile algılanan stres düzeyleri, gündüz uykululuk hali, semptom şiddeti ilişkilerini incelemek ve fiziksel tıp ve rehabilitasyon (FTR) tedavilerinin bu durumlar üzerine olan etkilerini incelemek amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 54 KBA’ sı olan hasta ve 20 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. KBA’ sı olan hastalar, FTR tedavi grubu (n=34) ve kontrol KBA grubu (n=20) olarak ikiye ayrılmıştır. FTR tedavi programları TENS, hot pack uygulama, terapötik ultrason ve egzersizleri içermekteydi. Boyun ağrısı için hareket ve istirahat görsel ağrı skorları (GAS), Epworth uykuluk hali (EUH), algılanan stres ölçeği (ASÖ), boyun özürlülük indeksi (BÖİ), tragus-duvar mesafesi (TDM), çene-sternum mesafesi (ÇSM) değerleri tedavi öncesi ve sonrası incelenmiştir.
BULGULAR: ASÖ, TDM, ÇSM değerlerinde sağlıklı kontrol grubu ile KBA’ sı olan hastalar arasında istatistiksel olarak belirgin fark saptanmıştır. FTR grubu ile kontrol KBA grubu arasında son değerlendirmede GAS hareket ve istirahat, ASÖ, BÖİ değerleri açısından belirgin farklılık saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: KBA’ na tek açıdan bakmak klinik olarak eksik noktalar bırakabilir. KBA’ sı olan hastalar stres düzeyleri, gündüz uykululuk hali, fonksiyonellik açısından değerlendirilmelidir ve FTR tedavileri erken dönem sonuçlarında boyun ağrısını azaltmakla beraber eşlik eden bu tür problemlerin giderilmesi içinde faydalı olabilir.
INTRODUCTION: To evaluate the relationship between symptom severity, daytime sleepiness, and perceived stress levels and the impact of physical medicine & rehabilitation (PMR) therapies on these situations in chronic neck pain (CNP) conditions.
METHODS: The study included 54 patients with CNP and 20 healthy control individuals. Patients with CNP were divided into two groups: the PMR therapy group (n=34) and the CNP control group (n=20). The PMR therapy programs of the patients included TENS, hot packs, therapeutic ultrasound, and exercises. Visual analog scale (VAS) at activity and resting for neck pain, Neck Disability Index (NDI), Perceived Stress Scale (PSS), Epworth Sleepiness Scale, chin-manubrium distances (CMD), and tragus-wall distances (TWD) values were evaluated before and after the treatment programs.
RESULTS: Significant differences were found between the CNP patients and healthy controls regarding PSS, TWD, and CMD values. Furthermore, significant differences were detected between the PMR group and the CNP control group in the final evaluation of the VASresting, VASactivity, PSS, and NDI levels.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Evaluation of CNP from a single point of view can leave clinically missing points. Patients with CNP should be assessed for daytime sleepiness, stress levels, and functionality, and PMR therapies can be effective in relieving pain and psychological stress in patients with CNP.

CASE REPORT
13.Intracranial abscess developed after ganciclovir treatment: A case report
Murat Cansever, Elif Nurdan Ozmansur, Alper Ozcan, Zehra Filiz Kahraman, Turkan Patiroglu
doi: 10.14744/nci.2017.13284  Pages 353 - 356
Nötropeni, mutlak nötrofil sayısının (MNS) 1500/mm3’ ün altına düşmesine denir. Nötropeninin ağırlığı MNS ile direk ilişkilidir. Konjenital nedenler primer, akkiz nedenler sekonder nötropeni nedenlerini oluşturur. Bu bildiride CMV pnomönisine bağlı solunum yetmezliği ve entübasyon ihtiyacı olan bir hastada Gansiklovir tedavisine sekonder gelişen ağır nötropeni ve buna sekonder oluşan kranial abse olgusunu sunulmuştur.
Olgumuz 32 yaşındaki annenin ilk gebeliğinden C/S ile 3900 gr olarak doğmuş, 4 aylık olduğunda ilk olarak öksürük ve solunum sıkıntsı şikayeti ile yatırılarak bronkopnömoni tedavisi başlanılmış. Solunum yetmezliği ilerleyen hastanın entübasyon ihtiyacı olmuş. Solunum yolu etken panelinde CMV(+) gelmesi üzerine CMV PCR çalışılıp yüksek kopya pozitif olması üzerine tedavisine Gansiklovir eklenilmiş. İlk yatış değerleri ve önceki değerlerinde nötropeni olmayan hastada gansiklovir tedavisinin 21.gününde derin nötropeni gelişmiş. Mekanik ventilatörde izlemi esnasında konvülziyon geçiren hastanın beyin tomografisin de apse ile uyumlu görünüm izlenilmiş..
Laboratuvar tetkiklerinde; Hemogramda anemi ve nötropeni dışında özellik yoktu, İmmunglobulinler ve Lenfosit Paneli yaşına uygun değerlerdeydi (Tablo 1). Fago test normaldi. Primer Nötropeni etyolojisini ekarte etmek amacıyla yapılan kemik iliğİ aspirasyon değerlendirilmesinde matürasyon arresti izlenmedi. Konjenital nötropeni nedenlerine yönelik yapılan genetik analiz normal olarak raporlanıldı. Altı haftalık hemogram takibinde siklik patern izlenmedi. Nötropeni etyolojisine yönelik çalışılan B12 vitamini, Folik asit, ANA, Direkt Coombs ve metabolik tetkikleri normaldi.
Takiplerinde nötropeni kendiliğinden düzeldi ve bu durum gansiklovir kullanımına sekonder nötropeni ve entübasyon gibi ilave risk faktörlerinin varlığında buna bağlı kraniyal abse olarak değerlendirildi.
Sekonder nötropeni, primer nedenlere göre çok daha sık karşılaştığımız bir durum olup, ilave risk faktörleri olsun olmasın hayati komplikasyonlara yol açabilir.
In this report, we examine severe neutropenia secondary to ganciclovir treatment and associated intracranial abscess in a patient with respiratory insufficiency who required intubation due to cytomegalovirus (CMV) pneumonitis. Secondary neutropenia is a condition encountered more frequently than primary neutropenia, and additional risk factors may lead to vital complications, independent of the presence of additional risk factors.

14.Management of Transverse Testicular Ectopia with Persistent Mullerian Duct Syndrome
Sabri Cansaran, Serdar Moralioglu, Aysenur Celayir, Oktav Bosnali, Rahime Gül Yesiltepe Mutlu
doi: 10.14744/nci.2018.22755  Pages 357 - 360
Transverse Testiküler Ektopi ek anomalilere göre üç gruba ayrılır. Persistan Müllerian Kanal Sendromu'nun eşlik ettiği Tip-2 Transvers Testiküler Ektopi, hastaların yaklaşık % 20'sini oluşturur. Dikkatli fizik muayene, ultrasonografi ve genetik/endokrinolojik değerlendirme sonrası cerrahi tedavi planlanmalıdır. Herni onarımı, testis biyopsisi ile birlikte orşiopeksi ve müllerian yapıların eksizyonu Persistan Müllerian Kanal Sendrom'lu Transvers Testiküler Ektopi olgularında en uygun cerrahi yaklaşımdır. Bu çalışmada, Tip-2 Transvers Testiküler Ektopi'li bir hastanın tanı ve tedavisine yaklaşımın paylaşması amaçlandı. Bir tarafta inmemiş testis, diğer tarafta ise inguinal herni bulunan çocuklarda Transvers Testiküler Ektopi olasılığı akılda tutulmalıdır.
According to additional anomalies, transverse testicular ectopia (TTE) is classified into three groups. Type-2 TTE, accompanied by persistent mullerian duct syndrome, constitutes approximately 20% of the patients. Surgical treatment should be planned after careful physical examination, ultrasonography, and genetic/endocrinologic evaluation. Herniorrhaphy, orchiopexy with testicular biopsy, and excision of the mullerian structures are the most appropriate surgical approaches in cases of TTE with persistent mullerian duct syndrome. We aimed to share our approach to the diagnosis and treatment of a patient with type-2 TTE. Possibility of TTE should be kept in mind in children with nonpalpable testis on one side and inguinal hernia on the other side.

15.Parathyroid adenoma presenting with multiple Brown tumors in an adolescent patient
Serdar Aslan, Meltem Ceyhan Bilgici, Riza Ferit Bernay, Hasan Murat Aydin, Mustafa Bekir Selcuk
doi: 10.14744/nci.2018.35693  Pages 361 - 364
Paratiroid bezler parathormon (PTH) salgılayarak kalsiyum ve fosfor metabolizmasını düzenleyen endokrin glandlardır. PTH’nın fazla salgılanması hiperparatiroidi (HPT) olarak adlandırılmakta ve primer, sekonder ve tersiyer olarak sınıflandırılmaktadır. Primer HPT’nin (PHPT) en sık nedeni paratiroid adenomudur (%80-85). Adölesan dönemde gelişen juvenil PHPT oldukça nadir görülmektedir. PHPT hastalarında tüm yaş gruplarında kemik lezyonları sıklığı %10-20 oranında, juvenil PHPT hastalarında ise %5 oranında bildirilmiştir. Kemik lezyonu olan olgularda paratiroidektomi sonrasında lezyonlarda gerileme olduğu bilinmektedir. Biz bu olgu sunumuzda adölesan hastada paratiroid adenomunun nadir bir ortaya çıkış şekli olan ve paratiroidektomi sonrası gerileyen uzun kemiklerde ve sol 5.metakarpta çok sayıda Brown tümörlerinin görüntüleme bulgularını sunmayı amaçladık.
Parathyroid glands are endocrine glands that secrete parathyroid hormone (PTH) and regulate calcium-phosphor metabolism. The overexpression of PTH is called hyperparathyroidism (HPT), and is classified as primary, secondary, and tertiary. Primer HPT (PHPT) is the most common cause of parathyroid adenomas (80%–85%). Development of juvenile PHPT during adolescence is rare. The incidence of bone lesions in all age groups is reported to be 10%–20% in the patients with PHPT, and 5% in patients with juvenile PHPT. In patients with bone lesions, regression occurs in lesions after parathyroidectomy. In this case report, we aimed to present the imaging findings of long bones and left fifth metacarpal bone multiple Brown tumors, which is a rare presentation of parathyroid adenoma in adolescent patient and regression after parathyroidectomy.

16.Treatment choice in metaplastic breast cancer: A report of 5 cases
Turan Acar, Nihan Acar, Gulten Sezgin, Melek Bekler Gokova, Betul Bolat Kucukzeybek, Mehmet Haciyanli
doi: 10.14744/nci.2018.09124  Pages 365 - 369
Metaplastik meme karsinomu (MMK) hem habis epitel hem de mezenşimal doku bileşenleri bulunan bifazik lezyonları içeren heterojen bir grubu tanımlayan genel bir terimdir. Klinik bulguları invaziv duktal karsinoma benzer olsa da, nadiren inflamatuvar meme karsinomu bulguları mevcut olabilir. Genellikle beşinci dekant da görülür. Metaplastik meme karsinomu lenf ve kan dolaşımı ile yayılır. En sık akciğer ve kemiğe uzak metastaz yapar. Tedavi yaklaşımı genel olarak invaziv duktal karsinomda aynı ilkelere dayanmasına rağmen, lokal nüks oranlarının yüksek olması nedeniyle risk altındaki gruplarda daha agresif tedavi uygulanmalıdır. Bu çalışmada MMK tanılı beş kadın hastanın klinikopatolojik özelliklerini ve tedavi yaklaşımını tartışmayı amaçladık.
Metaplastic breast carcinoma (MBC) is a general term defining a heterogeneous group that includes biphasic lesions, with both malignant epithelial and mesenchymal tissue components. Although its clinical findings are similar to those present in invasive ductal carcinoma, it rarely presents with the findings of inflammatory breast cancer. It is generally seen in the fifth decade. MBC spreads via lymph and blood circulation. Most common distant metastasis areas include lungs and the bone. Although the treatment generally relies on the same principles applied in invasive ductal carcinoma, a more aggressive treatment should be employed in at-risk groups due to higher rates of local recurrence. In this study, we aimed to discuss clinicopathological features and treatment approach in 5 women with MBC.

INVITED REVIEW
17.Bayés’ syndrome: Time to consider early anticoagulation?
Adrian Baranchuk, Bryce Alexander, Goksel Cinier, Manuel Martinez-selles, Ahmet Ilker Tekkesin, Roberto Elousa, Antoni Bayes De Luna
doi: 10.14744/nci.2017.60251  Pages 370 - 378
Geçtiğimiz yıllarda atriyal ileti yollarındaki anormallikler ve bunların klinik önemi bir çok çalışmaya konu olmuştur. Interatriyal blok (IAB) ve supraventriküler aritmiler (sıklıkla atriyal fibrillasyon) arasındaki ilişki ortaya çıkarılmış ve üzerine birçok araştırma yapılmıştır. Tıp dünyası bu ilişkinin birçok yönünü ortaya çıkaran bilim adamına ithafen bu birlikteliği ‘Bayés’ Sendromu’ olarak tanımıştır. Bu derlemede IAB ile atriyal fibrillasyon (AF) ilişkisi üzerinde durulacak ve standart 12-lead yüzey elektrokardiyografik (EKG) incelemenin AF öngördürmedeki değeri tartışılacaktır.
In the past few decades, extensive research has been conducted on atrial conduction disorders and their clinical relevance. An association between interatrial block (IAB) and supraventricular arrhythmias [most commonly atrial fibrillation (AF)] has been discovered and extensively investigated. We coined the term “Bayés Syndrome” to describe this association, and the medical community has accepted the eponym in recognition to the scientist who discovered most of the aspects associated with it. In this non-systematic review, we will focus on the association between IAB and AF, with special emphasis on the value of the surface 12-lead ECG as a valid tool to predict AF.

18.How to get ethics committee approval for clinical trials in Turkey?
Hilal Ilbars, Berna Terzioglu Bebitoglu
doi: 10.14744/nci.2018.68815  Pages 379 - 386
Klinik araştırmaları yapabilmek için gerekli olan “etik kurul onayı” nı almak araştırmacılara, zaman yönetiminde yaşadıkları bazı sorunlar; klinik araştırmaları yapmakta oldukları işin bir parçası olarak rutin bir işlem olarak değerlendirmeleri; tedavi, girişim, araştırma ve müdahale kavramlarını karıştırmak ve bazen de bilgi eksikliğinden dolayı zor gelebilmektedir. Ülkemizde insan gönüllülerin dahil edildiği klinik araştırmalarla ilgili mevcut yasal düzenlemeler çerçevesinde klinik araştırma yapmak isteyen araştırmacılara yönelik dikkat edilmesi gereken hususlarla ilgili bilgi verilerek etik kurul onay süreci tartışılmıştır.
The “ethics committee approval” required to conduct clinical trials can be difficult to obtain for researchers due to problems with their time management, evaluating clinical investigations as a routine process as a part of their work; confusions regarding the concepts of treatment, interference, research and intervention, and sometimes due to lack of knowledge. Ethics committee approval process in our country is discussed by informing the investigators who want to conduct clinical research, about the issues that should be considered in accordance with the current legal regulations related to the clinical trials involving human volunteers.


 
©NCI 2019. Bu sitenin tüm hakları Istanbul Kuzey Klinikleri’ne aittir.