ISSN 2148-4902
e-ISSN 2536-4553
 

Volume : 5 Issue : 3 Year : 2018

 
North Clin Istanb: 5 (3)
Volume: 5  Issue: 3 - 2018
Hide Abstracts | << Back
RESEARCH ARTICLE
1.Effect of intra-abdominally administered mesalazine (5-aminosalicylic acid) in experimental peritonitis
Aziz Şener, Alper Şahbaz, Leyla Türker Şener, Merva Soluk Tekkeşin, Bülent Kaya
doi: 10.14744/nci.2017.48379  Pages 171 - 175
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada,deneysel peritonitte mesalazin ile yapılan batın yıkamanın TNF alfa,IL- 1beta, IL 6,CRP ve rat akciğerindeki inflamasyona etkileri araştırılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmada 24 adet 250-280 gr ağırlığında Sprague Dawley rat kullanıldı.Ratlar izotonik solusyonu veya mesalazin ile batın yıkamaya göre 3 gruba ayrıldı.Sekonder peritonit çekumun perforasyonu ile oluşturuldu.Grup 1: Peritonit sonrası herhangi bir işlem yapılmayan ratlar Grup 2: Perforasyon sonrası 24.saatte izotonik ile batın yıkama yapılan ratlar Grup 3: Perforasyon sonrası 24.saatte mesalazin ile batın yıkama yapılan ratlar.Kan örnekleri 48.saatte TNF alfa,IL 1 beta, IL 6, CRP ölçümleri için alındı.Mesalazinin sistemik etkinliğini araştırmak için akciğer dokusu örneklendi.
BULGULAR: Gruplar incelendiğinde TNF alpha, IL-1 beta, ve CRP seviyeleri Grup 3'te anlamlı oranda düşüktü (p<0.05).Akciğer dokusunda lökosit infiltrasyonu diğer gruplarla karşılaştırıldığında Grup 3'te daha az oranda tespit edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sekonder peritonitte mesalazin ile batın yıkama sonrası TNF alfa,IL 1 beta ve CRP seviyelerinde düşüş tespit edildi.Sekonder peritonitli hastalarda mesalazin ile batın yıkama faydalı olabilr.
INTRODUCTION: In this study,the effect of mesalazine was studied on TNF alpha IL-1 beta, IL-6, and C-reactive protein (CRP) levels and inflammatory changes in rat lungs with experimental peritonitis.
METHODS: In total, 24 male Sprague–Dawley rats weighing 250–280 g were used in the study.The rats were divided into three groups based on no irrigation or irrigation with isotonic solution or mesalazine. Secondary peritonitis was generated by cecum penetrations. Group I, no irrigation was given after the development of peritonitis; Group II, irrigation was performed using isotonic solution 24 h after the development of peritonitis; Group III: irrigation was performed using mesalazine 24 h after the development of peritonitis. Blood samples were taken in the 48th hour for measuring TNF alpha, IL-1 beta, IL-6, and CRP levels. Lung tissue samples were taken for examining the effect of mesalazine in the development of systemic sepsis.
RESULTS: TNF alpha, IL-1 beta, and CRP levels were significantly low in Group III than in the other groups (p<0.005). In the histologic examination, leucocyte infiltration in the lung was found low in Group III.
DISCUSSION AND CONCLUSION: TNF alpha, IL-1 beta, and CRP levels and leucocyte infiltration in the lung were found to be low in rats that were administered peritoneal irrigation using mesalazine after the development of secondary peritonitis. Peritoneal irrigation using mesalazine may be useful in patients requiring surgery due to secondary peritonitis.

2.Sciatic nerve injury following analgesic drug injection in rats: A histopathological examination
Habib Bostan, Murat Çabalar, Serdar Altınay, Yıldıray Kalkan, Levent Tumkaya, Ayhan Kanat, Sabri Balık, Adem Erkut, Dudu Altuner, Ziya Salihoğlu, Abdulkadir Koçer
doi: 10.14744/nci.2017.28190  Pages 176 - 185
INTRODUCTION: Sciatic nerve neuropathy can be observed following intramuscular gluteal injections. The histopathological examination of sciatic nerve damage following intramuscular injection in the gluteal region for acute pain treatment is not feasible in humans due to the inability to dissect and examine the nerve tissue. To overcome this issue, we used a rat model for demonstrating damage to the sciatic nerve tissue after the application of commonly used drug injections.
METHODS: We investigated possible damage following the intramuscular injection of diclofenac, lornoxicam, morphine, and pethidine in a rat model based on histopathological characteristics such as myelin degeneration, axon degeneration, epineurium degeneration, fibrosis, epineurium thickening, perineurium thickening, lymphocyte infiltration, vacuolization, and edema.
RESULTS: All the analgesic drugs used in our study induced histopathological changes in the sciatic nerve. Anti-S100 positivity, showing nerve damage, was found to be the lowest in the group treated with diclofenac. Neurotoxic effects of diclofenac on the sciatic nerve were greater than those of the other drugs used in the study. Lornoxicam induced the least histopathological changes in the nerve.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Diclofenac induced severe nerve damage not only after direct injection in the sciatic nerve but also after injection in the area around the nerve. Thus, we recommend restricting the use of intramuscular gluteal injections of diclofenac. Intramuscular use of morphine and pethidine should also be overviewed.

3.Systemic inflammatory activation in patients with acute coronary syndrome secondary to nonatherosclerotic spontaneous coronary artery dissection
Yiğit Çanga, Tolga Sinan Güvenç, Ali Nazmi Çalık, Mehmet Baran Karataş, Tahir Bezgin, Tolga Onuk, Ahmet Okan Uzun, Veysel Ozan Tanık, Barış Güngör, Osman Bolca
doi: 10.14744/nci.2017.59244  Pages 186 - 194
GİRİŞ ve AMAÇ: Daha önce yapılan patoloji ve otopsi çalışmalarında lokal inflamasyon ile özellikle de adventisyanın eozinofilik infiltrasyonuyla Spontan Koroner Arter Diseksiyonu (SKAD) arasında ilişki olabileceği öne sürülmüştür. Ancak, sistemik inflamasyonun SKAD’unun patogenezindeki rolü bilinmemektedir. Biz bu çalışmada SKAD’una bağlı olarak gelişen akut koroner sendrom (AKS) hastalarında sistemik inflamatuar aktivasyonun derecesini araştırmak istedik.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastanemizin elektronik medikal veritabanı geriye dönük olarak incelendi ve SKAD ilişkili AKS gelişen 22 hasta bulundu. SKAD-AKS grubuna benzer demografik ve klinik özellikleri olan ve gelişi-güzel seçilen 30 aterosklerotik koroner arter hastalığına (KAH) sekonder AKS hastası ve 30 KAH veya AKS öyküsü olmayan hasta aynı veritabanından çalışmaya dahil edildi.
BULGULAR: Hem SKAD-AKS hem de KAH-AKS grubundaki hastalar kontrol grubu ile kıyaslandığında daha yüksek WBC ve nötrofilik lökosit sayısına sahipti. Nötrofil-lenfosit oranı (NLO) ve C-Reaktif Protein (CRP), SKAD grubunda (NLO için 2.01 (1.54-6.17) ve CRP için 0.70 (0.13-2.70)) kontrol grubuna (NLO için 1.55 (1.27-2.13), p=0.03 ve CRP için 0.15 (0.10-0.43), p=0.049) kıyasla sadece SKAD-AKS grubunda anlamlı olarak daha yüksek saptandı. Ancak, SKAD-AKS ve KAH-AKS (NLO için 1.91 (1.41-2.78) ve CRP için 0.41 (0.09-1.10), her iki karşılaştırmada p>0.05) grupları arasında hiçbir test parametresi açısından anlamlı bir fark bulunmamaktaydı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sistemik inflamatuar aktivasyonun derecesinin SKAD-AKS hastalarında KAH-AKS grubuyla benzer hatta daha fazla saptanması dolayısıyla SKAD-AKS patofizyolojisinde inflamasyonun rolünden söz edilebilir.
INTRODUCTION: Pathological studies have suggested that local inflammation, particularly eosinophilic infiltration of the adventitia, could be related to nonatherosclerotic spontaneous coronary artery dissection (NA-SCAD). However, the role of systemic inflammation in the pathogenesis of NA-SCAD remains unknown. Our aim was to investigate systemic inflammatory activation in patients with an acute coronary syndrome (ACS) secondary to NA-SCAD.
METHODS: The institutional electronic medical database was reviewed, and 22 patients with NA-SCAD-ACS were identified after the review. Furthermore, 30 random patients with CAD-ACS and 30 random subjects without any history of CAD or ACS with demographic and clinical characteristics similar to those of NA-SCAD-ACS patients were identified from the institutional database to be included in the study.
RESULTS: Patients with NA-SCAD-ACS and those with CAD-ACS both had higher white blood cell and neutrophil counts than controls. Neutrophil–lymphocyte ratio (NLR) and C-reactive protein (CRP) levels were only significantly higher in the NA-SCAD-ACS group [2.01 (1.54–6.17) for NLR and 0.70 (0.13–2.70) for CRP] than in the controls [1.55 (1.27–2.13), p=0.03 for NLR and 0.15 (0.10–0.43), p=0.049 for CRP]; however, there were no differences between the NA-SCAD-ACS and CAD-ACS groups [1.91 (1.41–2.78) for NLR and 0.41 (0.09–1.10) for CRP, p>0.05 for both comparisons] regarding all tested parameters.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The degree of inflammatory activation in NA-SCAD-ACS patients was similar to, or even greater than, that in CAD-ACS patients; thus, suggesting a role of inflammation in the pathophysiology of NA-SCAD-ACS.

4.Outcomes of surgery for gallbladder cancer: A single-center experience
Adil Baskiran, Emrah Sahin, Nese Karadag, Tevfik Tolga Sahin, Bora Barut, Dincer Ozgor, Abuzer Dirican
doi: 10.14744/nci.2017.69320  Pages 195 - 198
GİRİŞ ve AMAÇ: Safra kesesi kanseri nadir görülen ve çok kötü prognoza sahip bir klinik tablodur. Lenf nodu diseksiyonu ile yapılan radikal rezeksiyon, tedavinin tek şansıdır. Bu çalışmanın amacı postoperatif erken dönemde safra kesesi kanseri nedeniyle yapılan radikal rezeksiyonunun klinikopatolojik korelasyonun değerlendirilmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2015 ve 2017 yılları arasında safra kesesi kanseri için için lenf nodu diseksiyonu ile radikal rezeksiyon uygulanan hastalar (n = 24). Demografik veriler, tümörün histopatolojik tipi, preoperatif tümör belirteçleri, patolojik tümör boyutu evresi (invazyon derinliği), lenf nodu metastazı ve postoperatif erken mortalite değerlendirildi. Hastalar, lenf nodu metastazlarına göre iki gruba ayrıldı: Grup 1 (lenf nodu metastazı olmaksızın) ve Grup 2 (lenf nodu metastazı olan).
BULGULAR: Grup 1 ve grup 2'deki hastaların ortanca yaşı sırasıyla 65 (42-89) ve 68 (48-87) idi (p> 0.05). Kadın / erkek oranı Grup 1 ve Grup 2'de sırasıyla 4/4 ve 13/3 (p> 0.05) idi. Grup 2'de artmış metastaz eğilimi Grup 1'e göre (% 31'e karşı% 0) (p> 0.05) daha yüksek idi. Grup 2'deki tümörlerin% 88'i ileri evredeyken, grup 1 de bu oran % 37 idi (p <0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Safra kesesi kanseri tanısında lenf nodu metastazı ilerlemiş tümör evresi anlamına gelmektedir. Bu, daha karmaşık bir cerrahi rezeksiyona ve erken postoperatif mortaliteye neden olmaktadır.
INTRODUCTION: Gallbladder cancer (GBC) is a rare clinical entity that has a poor prognosis. Radical resection with meticulous lymph node dissection is the only treatment option. The aim of the present study is to evaluate the efficacy of radical resection for GBC in the early postoperative period with the viewpoint of clinicopathological correlation.
METHODS: Patients (n=24) who underwent radical resection with lymph node dissection for GBC between 2015 and 2017 were included. Demographic data, histopathologic tumor type, preoperative tumor markers, pathologic tumor size/stage (depth of invasion), lymph node metastasis and metastasis rates, and postoperative early mortality were evaluated. The patients were grouped in two groups according to lymph node metastases: Group 1 (without lymph node metastasis) and Group 2 (with lymph node metastasis).
RESULTS: The median age of the patients in Group 1 and Group 2 was 65 (range, 42–89) years and 68 (range, 48–87) years, respectively (p>0.05). The female/male ratio in Group 1 and Group 2 was 4/4 and 13/3, respectively (p>0.05). There was a tendency for increased metastasis in Group 2 compared with Group 1 (31% vs. 0%) (p>0.05). Also, 88% of the tumors in Group 2 were in the advanced stage, whereas the rate was 37% in Group 1 (p<0.05). There was early postoperative mortality in seven patients who underwent resection. Four of the seven patients (43%) were from Group 2 and three (37%) from Group 1 (p>0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Lymph node metastasis in GBC indicates advanced tumor stage. This causes a more complex surgical resection and therefore results in higher early postoperative mortality.

5.Evaluation of the attitudes of specialist and family physicians regarding rational drug selection
Ahmet Akici, Volkan Aydin, Salih Mollahaliloglu, Senay Ozgulcu, Ali Alkan
doi: 10.14744/nci.2017.82788  Pages 199 - 206
GİRİŞ ve AMAÇ: Hekimlerin öncelik sırasına göre oluşturdukları kişisel (K)-ilaçları aynı endikasyon özelinde bile farklılıklar gösterebilmektedir. Biz bu çalışmada hekimlerin akılcı ilaç kullanımı doğrultusunda K-ilaç listesi hazırlanmasına ilişkin bilgi ve tutumlarını değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: K-ilaç listesi hazırlamaya ilişkin bilgi ve tutumun ölçüldüğü anket aracılığıyla toplam 1062 aile hekimi ve 562 uzman hekim ile görüşülmüştür.
BULGULAR: K-ilaç listesi hazırlayan hekim sayısı uzman hekimlere göre (%64,9) aile hekimlerinde (%72,8) anlamlı olarak daha fazla bulunmuştur. Her iki grupta da kadın hekimlerde daha fazla olmak üzere, kadın aile hekimlerinde (%75,9) K-ilaç listesi hazırlama tutumu kadın uzman hekimlere (%67,8) göre anlamlı olarak daha yüksek saptanmıştır (p=0,002). Uzman hekimlerde K-ilaç listesi hazırlama tutumu artan yaş ile birlikte azalma eğilimi göstermiş (p=0,006) ve kıdemli uzman hekimler bu tutumu genç uzman hekimlere göre anlamlı olarak daha az sergilemiştir (p=0,007). Aile hekimleri ve uzman hekimler K-ilaç listesi hazırlığı sırasında en sık yararlandıkları kaynağın “ilaç firması faaliyetleri” olduğunu belirtmiştir (sırasıyla %78,9 ve %74,3). Hekimlerin %80’inden fazlası (aile hekimlerinin %80.9’u ve uzman hekimlerin %83.6’sı) orijinal ve jenerik ilaçlar arasında farkın “mevcut” veya “kısmen mevcut” olduğunu belirtmiştir. Her iki grupta her 10 hekimden yaklaşık 1’i reçeteleme sırasında hastalarının “karaciğer/böbrek hastalığı” bilgisinden “nadiren” yararlandığını veya “hiç” yararlanmadığını ifade etmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Erkekler ve kıdemli hekimlerde daha belirgin olmak üzere, K-ilaç listesi hazırlama tutumu beklenenin altında kalmıştır. Ayrıca ilaç seçiminde en sık yararlanılan bilgi kaynağının ilaç firması tanıtımları olması dikkat çekicidir. Bu bulgular, tüm hekim gruplarında K-ilaç listesinin daha etkin kullanımına odaklanan akılcı ilaç kullanımı yaygınlaştırma girişimlerine ihtiyaç duyulduğuna işaret etmektedir.
INTRODUCTION: Physicians’ personal (P) drugs, which were ranked by priority, may show variations even for the same indication. We aimed to evaluate physicians’ knowledge and attitudes regarding P-drug list preparation with respect to the rational use of medicine context.
METHODS: A total of 1062 family physicians (FPs) and 562 specialist physicians (SPs) were interviewed and questioned about their knowledge and attitude regarding P-drug list preparation.
RESULTS: Compared with SPs (64.9%), significantly more number of FPs (72.8%) prepared a P-drug list. Women were more likely to prepare the P-drug list in both groups; gender comparison showed that significantly more number of female FPs (75.9%) exhibited this attitude than female SPs (67.8%) (p=0.002). Among SPs, the trend for P-drug list preparation attitude decreased with increasing age (p=0.006), and significantly less number of senior physicians showed this attitude compared with junior physicians (p=0.007). The most common source of information referred to by FPs (78.9%) and SPs (74.3%) during P-drug list preparation was “pharmaceutical company activities.” More than 80% of responders (80.9% of FPs and 83.6% of SPs) specified that a difference “exists” or “partially exists” between original and generic drugs. Approximately one in 10 physicians in both groups stated that they “rarely/never” consider their patients’ “liver/kidney disease” during prescribing.
DISCUSSION AND CONCLUSION: More prominently in male and senior physicians, the attitude of P-drug list preparation remained lower than expected. Moreover, it is remarkable that pharmaceutical company promotions are the most common source of information for drug selection. These findings disclose the need for the rational use of medicine dissemination interventions for all physicians focusing on more effective use of P-drug list.

6.Evaluation of childhood solid pseudopapillary tumors of the pancreas
Alper Ozcan, Ceyda Arslanoglu, Ekrem Unal, Turkan Patiroglu, Mehmet Akif Ozdemir, Kemal Deniz, Serdal Sadet Ozcan, Musa Karakukcu
doi: 10.14744/nci.2017.27443  Pages 207 - 210
GİRİŞ ve AMAÇ: Pankreasın solid psödopapiller tümörü (SPT) çocukluk yaş gurubunda çok nadir görülen pankreasın birincil tümörlerindendir. Düşük malign potansiyele sahiptir ve radikal rezeksiyon ile prognoz oldukça iyidir. Lokal rekürrens ve inkomplet rezeksiyon sonrası uzak metastaz nadiren bildirilmiştir
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2010-2017 tarihleri arasında Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hastanesi’nde patolojik inceleme ile SPT tanısı alan altı hastanın dosyası retrospektif olarak incelendi. Hastaların demografik özellikleri, tümör yerleşimi ve boyutu, tanı yöntemleri, uygulanan immünohistokimyasal boyama özellikleri, uygulanan medikal ve cerrahi tedavileri kaydedildi.
BULGULAR: SPT tanısı alıp çalışmaya dahil edilen dördü kız ikisi erkek altı hastanın ortalama yaşı 14 (nim-max; 13-16)’dü. En sık başvuru şikayeti karın ağrısıydı. Hastaların üçünde (%50) kitle pankreas başında, üçünde (%50) pankreas kuyruk kesimindeydi. Üç hastaya whipple ameliyatı, bir hastaya distal pankreatektomi, bir hastaya distal pankreatektomi ve splenektomi, bir hastaya subtotal pankreatektomi işlemi yapıldı. İ mmunohistokimyasal boyamalarında tüm hastalarda beta katenin, keratin, CD56, vimentin CD 10 ile boyama pozitif olarak saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak SPT nadir görülen ve düşük malignite oranına sahip pankreatik kitledir. Tanımlayıcı belirtilere neden olmaması ve çoğunlukla asemptomatik olması nedeni ile tanı konulması gecikebilmektedir. Cerrahi olarak tam rezeksiyonla sağ kalım oranı oldukça yüksektir
INTRODUCTION: Solid pseudopapillary tumor (SPT) of the pancreas is an extremely rare primary tumor in the pediatric age group. It has a low malignant potential and the prognosis is good if radical resection of the tumor is performed. Local recurrence and distant metastasis has only rarely been reported following incomplete resection.
METHODS: A retrospective review of the medical records of 6 patients diagnosed as SPT according to a histopathological examination at the Children’s Hospital of Erciyes University School of Medicine between 2010 and 2017 was performed. Demographic characteristics, tumor localization and size, diagnostic method, immunohistochemical staining features, and medical and surgical treatments employed were recorded.
RESULTS: There were 4 girls and 2 boys with the diagnosis of SPT included in this study. The mean age of the patients was 14 years (min-max: 13–16 years). The most common presenting complaint was abdominal pain. The mass lesion was at the head of the pancreas in 3 cases (50%) and the tail of the pancreas in the remaining 3 patients (50%). A Whipple procedure was performed in 3 cases, a distal pancreatectomy in 1, a distal pancreatectomy plus splenectomy in 1, and a subtotal pancreatectomy in 1patient. Immunohistochemistry revealed positive staining for beta-catenin, keratin, CD56, vimentin, and CD10 in all cases.
DISCUSSION AND CONCLUSION: SPT is a rarely seen pancreatic mass with low rate of malignancy. Diagnosis may be delayed due to its asymptomatic nature in most cases and a lack of descriptive symptoms. The survival rate is quite high after radical resection.

7.Vitelline duct pathologies in neonates
Suleyman Celebi, Seyithan Ozaydin, Esra Polat, Cemile Basdas, Elmas Reyhan Alim, Serdar Sander
doi: 10.14744/nci.2017.60590  Pages 211 - 215
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, yenidoğan döneminde semptomatik veya asemptomatik olup rastlantısal olarak keşfedilen vitellin kanal patolojisi (VKP) olan olguların yönetimini ve sonuçlarını gözden geçirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 1985 - 2015 yılları arasında tesadüfen keşfedilen veya semptomatik olup VKP rezeksiyonu yapılmış yenidoğanlar geriye dönük olarak yaş, cinsiyet, klinik özellikler, tedavi, perioperatif bulgular, ektopik doku patolojisi ve ameliyat sonrası izlem açısından incelendi.
BULGULAR: Çalışmaya 36 yenidoğan dahil edildi. Yirmi altı erkek, 10 kız (2.6: 1) idi. Ortalama ağırlık 2.400 g (800 g - 3090 g) idi. Onaltı vakada; (14 erkek ve iki kız, 7: 1) VKP'si cerrahi olarak çıkartıldı. Patolojik değerlendirmede olguların% 43'ünde (n: 7) ektopik gastrik mukoza vardı. VKP 12 erkekte ve sekiz kızda (1.5: 1) tesadüfen keşfedildi. Bu grupta VKP 10 olguda (% 50) çıkarıldı. Tesadüfen bulunmuş diğer vakalarda, VKP yerinde bırakıldı. Çıkartılan olguların% 10'unda ektopik mide mukozası görüldü. Ektopik gastrik dokular semptomatik VKP vakalarında, tesadüfen bulunanlara ve VKP çıkarılan olgulardan daha sıktı (p <0.05).

Cerrahi olarak çıkartılan olgularda erkek baskınlığı, tesadüfen keşfedilen olgulardan daha yüksekti (p <0.05). VKP tesadüfen keşfedilen bir hasta üç yıl sonra MD nedeniyle intussusepsiyon ve tıkanma ile başvurdu ve bir hasta 11 yaşındayken rektal kanama ile başvurdu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yenidoğanlarda semptomatik VKP'si belirgin cinsiyet farklılığı gösterir. Semptomatik olguların, semptomatik olmayan olgulara kıyasla ektopik gastrik doku içerme olasılığı daha yüksektir. Tesadüfen saptanan ve VKP çıkarılmayan olgular ilerde karşılaşabilecek komplikasyonlardan dolayı yakın takip edilmelidir.
INTRODUCTION: The aim of this study was to review the management of pediatric cases of vitelline duct pathology (VDP) detected surgically or incidentally during the neonatal period and the outcomes.
METHODS: The data of newborns who were symptomatic and underwent VDP resection or who were incidentally diagnosed with VDP at a single institution between 1985 and 2015 were retrospectively analyzed in terms of age, sex, clinical features, treatment, perioperative findings, ectopic tissue pathology, and postoperative follow-up information.
RESULTS: Among the 36 newborns enrolled in this study, 26 were male and 10 were female (2.6: 1). The median weight was 2400 g (range: 800–3090 g). In 16 cases (14 males and 2 females; 7: 1) the VDP was surgically repaired. Pathological evaluation indicated that 43% (n=7) of the cases had ectopic gastric mucosa. VDP was incidentally discovered in 12 males and 8 females (1.5: 1). VDP was removed in 10 cases (50%) and left intact in others. Ectopic gastric mucosa was observed in 10% of the VDP removal cases. Ectopic gastric tissue was more prevalent in the surgical VDP cases than in the incidentally discovered and VDP removal cases (p<0.05). Male predominance was greater in the surgically repaired cases than in the incidentally discovered cases (p<0.05). One patient whose VDP was discovered incidentally was admitted 3 years later with obstruction due to intussusception caused by Meckel’s diverticulum, and 1 patient was admitted with rectal bleeding at 11 years of age.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Symptomatic VDP in the newborn demonstrates a significant gender difference. Symptomatic cases are more likely to have ectopic gastric tissue than non-symptomatic cases. Incidentally detected cases without removal should be followed closely for future complications.

8.Validity and reliability of geriatric depression scale-15 (short form) in Turkish older adults
Busra Durmaz, Pinar Soysal, Hulya Ellidokuz, Ahmet Turan Isik
doi: 10.14744/nci.2017.85047  Pages 216 - 220
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada Geriatrik Depresyon- 15 Scale (GDS-15)’in Türk yaşlı nüfusunda geçerlik ve güvenirliğinin değerlendirilmesi ve DSM-5 depresyon kriterleri ile sonuçların kıyaslanması amaçlanmaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya toplam 329 ayaktan tedavi gören hasta dahil edilmiştir. İlk aşamada hastalara Mini Mental Durum Değerlendirme testi uygulanmıştır. Hastaların DSM-5 tanı kriterleri baz alınarak depresyon tanısını karşılayıp karşılamadıkları incelendikten sonra, başka bir uygulayıcı tarafından GDS uzun formu uygulanmıştır. Uzun formun içinden kısa formun maddeleri ayrıştırılarak iki ayrı ölçek puanı elde edilmiştir. Oluşturulan GDS-30 ve GDS-15 puanları DSM-5 ile karşılaştırılmıştır.
BULGULAR: GDS-30 un GDS-15 ile korelasyonu r = 0.966 idi (P < 0.001). DSM - 5 kriterleri dikkate alınarak yapılan analizde, kesme noktası 5 ve üzeri olarak alındığında, GDS-15'in depresyonu saptamasındaki duyarlılık, özgüllük, pozitif prediktif değer ve negatif prediktif değerleri sırasıyla % 92,% 91,% 76 ve% 97 olarak bulundu. GDS-15 için ROC eğrisi altında kalan alan 0,97 idi (%95 güven aralığı) (p < 0.001). Toplam ölçek için Cronbach alfa katsayısı 0.920 idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: GDS-15, tıpkı GDS-30 gibi yaşlılarda depresyonu ortaya koymada yararlı bir ölçektir. Bu çalışma, GDS-15’in Türk yaşlı nüfusunda ve birincil bakım merkezlerinde, geçerlilik ve güvenilirliğine kanıt sağlamaktadır.
INTRODUCTION: The present study aimed to assess the validity and reliability of Geriatric Depression-15 Scale (GDS-15) in Turkish older adults and to compare the results with Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders-fifth edition (DSM-5) depression criteria.
METHODS: A total of 329 outpatients were enrolled. In the first step, the patients underwent the Mini-Mental State Examination. After assessing whether the patients meet the diagnosis of depression based on DSM-5 diagnostic criteria, another researcher applied the long form of GDS. After sorting the items of short form out of the long form, two separate scores were obtained. The scores of GDS-30 and GDS-15 scales were compared with the scores of DSM-5.
RESULTS: The correlation of GDS-30 with GDS-15 was r=0.966 (p<0.001). The analysis performed considering DSM-5 criteria revealed that the sensitivity, specificity, positive predictive value, and negative predictive value of GDS-15 in determining depression were 92%, 91%, 76%, and 97%, respectively, when the cutoff value was taken as ≥5. The area under the receiver operating characteristics curve [95% confidence interval (CI)] was 0.97 (95% CI=0.947–0.996) for GDS-15 (p<0.001). The Cronbach alpha coefficient for the total scale was 0.920.
DISCUSSION AND CONCLUSION: GDS-15, just as GDS-30, is a beneficial scale in determining depression in older adults. This study provides an evidence for the validity and reliability of GDS-15 in Turkish elderly population and primary care centers.

9.Ischemic colitis following infrarenal abdominal aortic aneurysm treatment: Results from a tertiary medical center
Ulas Aday, Ebubekir Gundes, Durmus Ali Cetin, Huseyin Ciyiltepe, Aziz Serkan Senger, Selcuk Gulmez, Mustafa Akbulut, Erdal Polat
doi: 10.14744/nci.2017.80774  Pages 221 - 226
GİRİŞ ve AMAÇ: İskemik kolit; abdominal aort anevrizmasının (AAA) açık ve endovasküler (EVAR) yöntemle onarımı sonrası oluşan, mortalitesi oldukça yüksek bir komplikasyondur. Rüptüre AAA vakaları sıklıkla acil şartlarda cerrahiye alınır, bu durum iskemik kolit ve ilişkili mortalitenin artışına neden olarak prognoza olumsuz etki etmektedir. Bu çalışmada amaç; infrarenal AAA cerrahisisonrası iskemik kolit nedeniyle rezeksiyon uygulanan hastalarda rüptüre anevrizmanın morbidite ve mortaliteye etkisini araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2012 ile Aralık 2016 tarihleri arasında kliniğimizde, aort anevrizma cerrahisinden sonra iskemik kolit inedeniyle rezeksiyon yapılan hastalar retrospektif olarak incelendi. Hastalar rüptüre anevrizması olanlar ve olmayanlar olarak iki gruba ayrılarak karşılaştırıldı.
BULGULAR: Ocak 2012 ile Aralık 2016 arasında kardiyovasküler cerrahi kliniğinde toplam 275 infrarenal AAA olgusu tedavi edildi. On dört hasta (% 5) rezeksiyon gerektiren iskemik kolit gelişti. EVAR'lı 4 (% 1.8), açık cerrahi yapılan 10 vaka (% 17.5) İskemik kolit nedeniyle ameliyat edildi. Her iki grup arasında demografik veriler ve cerrahi girişimler açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Rüptüre AAA grubunda ölçülen laktat değeri 2.6 mmol / L (1.1- 10.7) iken rüptüre olmamış grupta 1.1 mmol / L (0.8-5.4) idi. Yapılan karşılaştırmada fark istatistiksel olarak anlamlıydı p = 0.038). Gruplar arasında yapılan karşılaştırmada, gastrointestinal semptomlar, cerrahiye alınma süreleri, etkilenen kolon segmenti ve yapılan intestinal cerrahi yönünden fark saptanmadı. Rüptüre AAA grubunda mortalite oranı% 83.3, rüptüre olmayan AAA grubunda ise% 62.5 idi. Rüptüre grupta mortalite oranı daha yüksek olmasına rağmen, istatistiksel olarak anlamlı değildi (p = 0.393).
TARTIŞMA ve SONUÇ: İskemik kolit, AAA cerrahisinin mortalitesi yüksek bir komplikasyonudur. AAA’ da iskemik kolit mortaliteyi artırmaktadır. Özellikle rüptüre olan ve açık cerrahi yöntemle anevrizma onarımının yapıldığı vakalarda iskemik kolit akılda bulundurulmalı, şüpheli vakalarda laparotomi ve erken müdahalenin liberal kullanımı mortalite oranlarını azaltacağı kanaatindeyiz.
INTRODUCTION: The aim of this study was to investigate the effects of ruptured aneurysm on morbidity and mortality in patients with ischemic colitis (IC) and resection following infrarenal abdominal aortic aneurysms (AAA) surgery.
METHODS: Between January 2012 and December 2016, patients who underwent resection for ischemic colitis in our clinic were retrospectively reviewed. Data on the ruptured condition of the aneurysm, the emergency or elective form of aneurysm surgery, treatment method for the aneurysm (EVAR-open) were obtained. The patients were compared and divided into two groups as those with ruptured aneurysm and those without.
RESULTS: A total of 275 infrarenal AAA cases were treated by the cardiovascular surgery clinic between January 2012 and December 2016. Fourteen patients (5%) developed ischemic colitis requiring resection. Four (1.8%) patients with EVAR and 10 (17.5%) patients with open surgery were operated because of IC. No statistically significant difference was observed between the two groups in terms of demographic data and surgical procedures. The intergroup comparison did not reveal any statistically significant difference among gastrointestinal (GIS) symptoms, the time period until surgery, the involved colon segment, and the surgical procedures performed. The mortality rate in ruptured AAA group was 83.3%, while it was 62.5% in the non-ruptured AAA group. In spite of the fact that the mortality rate was high in the ruptured group, it was not statistically significant (p=0.393).
DISCUSSION AND CONCLUSION: IC is a complication of AAA surgery with a high mortality rate. Rupture in abdominal aortic aneurysm increasing mortality in IC patients. This complication with a high mortality rate following open AAA surgery should be noted by surgeons and we believe that the liberal utilization of laparotomy and early intervention in suspected cases will decrease mortality rates.

10.Predictive factors of methotrexate treatment success in ectopic pregnancy: A single-center tertiary study
Cigdem Pulatoglu, Ozan Dogan, Alper Basbug, Askı Ellibes Kaya, Ahmet Yıldız, Osman Temizkan
doi: 10.14744/nci.2017.04900  Pages 227 - 231
GİRİŞ ve AMAÇ: Giriş: Ektopik gebelik tedavisinde medikal veya cerrahi tedavi seçeneklerinden hangisinin daha başarılı sonuçlara sahip olduğu tartışmalıdır. Tedavi öncesi yüksek serum hCG seviyesinin medikal tedavi başarısızlığındaki en önemli belirleyici etken olduğu bilinmesine rağmen, tedavi öncesi spesifik serum hCG seviyesi aralığına göre hangi tedavi modalitesinin uygun olduğu halen açıklığa kavuşturulamamıştır. Hastaları tek doz metotreksat tedavisine uygun olmayan aday yapan değişkenler de benzer şekilde belirsizdir.
Amaç: Bu çalışmanın amacı tubal ektopik gebeliği olan kadınlarda tek doz metotreksat tedavisinin başarısı ile ilişkili prediktif faktörleri belirlemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Tek merkezli retrospektif çalışmamızda tek doz metotreksat uygulanan 101 tubal ektopik gebelik tanılı hasta seçildi. Gebelik haftası, tedavi öncesi hCG değeri, ektopik odağın boyutu, batındaki sıvının varlığı metotreksat tedavisinin başarılı ve başarısız olduğu iki grup arasında karşılaştırıldı
BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 30.6±5.8(19-42) ve ilk metotreksat enjeksiyonu sırasındaki ortalama gebelik haftası 7.0±2.13(2.3-13.6) idi. Metotreksat ile medikal tedavinin başarı oranı 77.2%(n=79) olarak bulundu. Başarılı medikal tedavinin uygulandığı gruptaki ortalama hastanedeki kalış süresi 4.21±1.89 gün olarak hesaplandı ve medikal tedavinin başarız olduğu grupta ise bu süre 6.92±2.13 gün bulundu(p<0.05). Ultrasonografide batında sıvı bulunan hastalardaki medikal tedavinin başarısızlık oranı 37.8%, sıvı bulunmayan grupta ise 12.7% idi(p =0.03). Medikal tedavinin başarısız olduğu gruptaki 1, 4 ve 7. güne ait ortalama hCG değerleri sırasıyla 3887-2589mIU / mL, 2814-1287mIU / mL, and 1119-285 mIU / mL olarak bulundu ve bu değerler istatistiksel olarak anlamlı olarak yüksek idi (p<0.05). Metotreksat tedavisinin başarısız olduğunu belirleyen sınır hCG değeri 1362mIU / mL olarak bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma ile hCG seviyesi 1362mIU/mL ‘nin altında olan hastalaın metotreksat tedavisi için uygun aday oldukları bulundu. Bu hCG eşik seviyesi kesin bir sınır olmasa da metotreksat ile tedavi başarısı veya başarısızlığı olasılığını belirlemekiçin kullanılabilir. Ultrasonografide abdominal sıvının varlığı kötü prognostik faktör olarak değerlendirilebilir ancak ektopik odağın boyutunun tedavi başarısı ile bağlantısı bulunamamıştır
INTRODUCTION: It is controversial whether medical or surgical treatment options have more successful results in ectopic pregnancy treatment. Although high pretreatment serum hCG levels have been known to be the most important predictor, the appropriate treatment modality for a specific range of hCG level remains unclear. Furthermore, the variables that make a patient a bad candidate for single-dose methotrexate treatment is unclear.
The aim of this study was to identify predictive factors associated with the success of single-dose methotrexate treatment in women with ectopic pregnancy.
METHODS: In this retrospective study, 101 women with tubal ectopic pregnancies who had been treated with single-dose methotrexate were selected. The gestational ages, pretreatment hCG values, ectopic mass size, and fluid presence in the abdomen were compared between the groups.
RESULTS: The mean age of the patients was 30.6±5.8 (range, 19–42) years, and the gestational age at first injection was 7.0±2.13 (range, 2.3–13.6) weeks. The overall treatment success rate was 77.2% (n=79). The mean duration of hospital stay was 4.21±1.89 days in the successfully treated group and 6.92±2.13 days in the failure group (p<0.05). The rate of treatment failure in patients with abdominal fluid was 37.8%, and it was 12.7% in the non-fluid group (p=0.03). hCG values on days 1, 4, and 7 were significantly higher in the unsuccessful group (3887–2589 mIU/mL, 2814–1287 mIU/mL, and 1119–285 mIU/mL, respectively; p<0.05). The cutoff hCG value, which determined the failure of methotrexate treatment, was found to be 1362 mIU/mL.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In present study, patients with hCG value <1362 mIU/mL were found to be good candidates for methotrexate treatment. Although not strictly decisional, this hCG threshold level can be used to decide on the likelihood of methotrexate success or failure. Detection of abdominal fluid on ultrasonography also can be assessed as a bad prognostic factor, but size of ectopic mass does not correlate with methotrexate treatment success.

11.The relationship between joint hypermobility and subacromial impingement syndrome and adhesive capsulitis of the shoulder
Arzu Atici, İlknur Aktas, Pinar Akpinar, Feyza Unlu Ozkan
doi: 10.14744/nci.2017.35119  Pages 232 - 237
GİRİŞ ve AMAÇ: Eklem hipermobilitesi (EH), eklemlerin fizyolojik hareket sınırlarının üzerinde hareket genişliğine sahip olmasıyla karakterize klinik bir durumdur. EH birçok kas iskelet sistemi yakınmaları ile birlikte olabilmektedir. Toplumda yaygın görülen kas-iskelet sistemi ağrısı nedenlerinden biri omuz ağrısıdır. Çalışmamızda farklı patofizyolojik mekanizmalarla omuz ağrısı etkeni olan subakromial sıkışma sendromu (SSS) ve omuzun adeziv kapsülitinin (AK) eklem hipermobilitesi ile ilişkisini incelemeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya fiziksel tıp ve rehabilitasyon polikliniğimize başvuran, klinik ve muayene ile SSS ve AK tanısı konulan 18-70 yaş arasındaki olgular dahil edildi. Kontrol grubu olarak aynı yaş grubundaki kas ve iskelet sistemi ağrısı olmayan olgular alındı. Tüm olgular hipermobilite açısından generalize eklem hipermobilitesi (GEH) için Beighton skoru, benign eklem hipermobilite sendromu (BEHS) için ise revize 1998 Brighton kriterleri ile değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmamıza dahil olan 124 olgunun 71’i (%57.3) kadın, 53’ü (%42.7) erkek idi. AK grubunda GEH olan olgu yoktu. SSS grubunda 2 (%4,50) olguda, kontrol grubunda 3 (%7.5) olguda GEH vardı. AK grubunda 4 (%10), SSS grubunda 6 (%13.63), kontrol grubunda ise 2 (%5) olguda BEHS saptandı. Gruplar arasında hipermobilite varlığı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Beighton skorları açısından karşılaştırdığımızda AK grubunun Beighton skorları, kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulundu (p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamız SSS, AK ve kontrol grupları arasında GEH ve BEHS açısından farklılık olmadığını göstermektedir. AK grubunda Beighton skorlarının kontrol grubuna göre daha düşük bulunması, eklem hipermobilitesi olanlarda AK gelişme ihtimalinin daha düşük olabileceğini düşündürmektedir.
INTRODUCTION: Joint hypermobility (JH) is a clinical condition in which the joints move beyond the expected physiological range of motion. JH can be accompanied by many musculoskeletal complaints. One of the common causes of musculoskeletal pain is shoulder pain. The aim of this study was to investigate the relationship between subacromial impingement syndrome (SAIS), shoulder adhesive capsulitis (AC), and JH in patients with shoulder pain.
METHODS: Patients aged between 18 and 70 years who presented at the physical medicine and rehabilitation outpatient clinic and who were diagnosed with SAIS or AC in a clinical and physical examination were included in the study. Patients in the same age group without musculoskeletal system pain were included in a control group. All of the cases were assessed for hypermobility using the Beighton score for generalized joint hypermobility (GJH), and the revised 1998 Brighton criteria for benign joint hypermobility syndrome (BJHS).
RESULTS: Of the 124 cases included in the study, 71 (57.3%) were female and 53 (42.7%) were male. There was no case of GJH in the AC group. There were 2 (4.50%) cases in the SAIS group and 3 (7.5%) in the control group. BJHS was found in 4 (10%) cases in the AC group, 6 (13.63%) in the SAIS group, and 2 (5%) cases in the control group. There was no statistically significant difference between groups in terms of JH (p>0.05). The Beighton scores of the AC group were statistically lower those of the control group (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The results of this study indicated no significant difference between the SAIS group, the AC group, and the control group in terms of GJH and BJHS. The fact that Beighton scores were lower in the AC group than in the control group suggests that the probability of developing AC in those with JH may be lower.

12.Ear atresia: Is there a role of apoptosis-regulating miRNAs?
Ezgi Aslan, Emre Akbas, Sena Yilmaz, Ahmet Salih Karaoglu, Ubeyde Telli, Salih Yildirim, Hilal Gudek, Mahmut Tayyar Kalcioglu, Sarenur Yilmaz, İbrahim Akalin
doi: 10.14744/nci.2017.26680  Pages 238 - 245
GİRİŞ ve AMAÇ: Kulak gelişiminde altta yatan moleküler olaylar birçok düzenleyici molekülü içermektedir ki, kulak atrezili hastalarda mikroRNAların rolü henüz açıklanmamıştır. Burada, 20-22 nükleotid uzunluğunda kodlanmayan bu RNA’ların ekspresyonlarını araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamızda apoptoz, anjiyogenez ve kondrogenez gibi farklı yolaklarda transkripsiyon sonrası gen ekspresyonunu kontrol eden 12 miRNA seçildi. Değişen miRNA ekspresyonları 7 kulak atrezili hasta ile 8 sağlıklı kontrolde gerçek zamanlı PCR metodu kullanılarak analiz edildi.
BULGULAR: Kulak atrezili hastalarda apoptozisi düzenleyen miRNA ekspresyonlarını anlamlı olarak düşük bulduk. Bunların arasında kontrol grubuyla kıyaslandığında; miR-126 (MIR126), miR-222 (MIR222) ve miR-21 (MIR21) ekspresyonları sırasıyla 76,2 (p=0.041), 61,8 (p=0.000), 30,5 (p=0.009) 71.21 (p=0.042) kat azalmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kulak atrezisi hastalarında apoptozu düzenleyen miRNA'ların ekspresyonlarının azalması, anormal kulak gelişimine neden olabilir. Tümör proteini p53'ün (TP53), p53 upregüle apoptoz modülatörünün (PUMA), fas hücre yüzey ölüm reseptörünün (FAS), fas hücre yüzeyi ölü reseptör ligandının (FasL) ve fosfataz ve tensin homoloğunun (PTEN) düzenlenmesindeki değişiklikler doğrudan veya apoptozla ilişkili yolaklar üzerinden özellikle de dış kulak gelişimi sırasında önemli rol oynayabilir. Bu, apoptozu düzenleyen miRNA´lar ile kulak atrezisi / mikrotia arasındaki olası ilişkiyi gösteren ilk çalışmadır.
INTRODUCTION: The molecular events underlying ear development involve numerous regulatory molecules; however, the role of microRNAs (miRNAs) has not been explored in patients with ear atresia. Here, we aimed to investigate the expressions of 20–22 nucleotide noncoding RNAs.
METHODS: We selected 12 miRNAs that function to control post-transcriptional gene expression in different pathways, including apoptosis, angiogenesis, and chondrogenesis. The altered miRNA expressions were analyzed by real-time PCR from serum samples of 7 patients with ear atresia and 8 controls.
RESULTS: We found that the expression of apoptosis-regulating miRNAs was significantly downregulated in patients with ear atresia. TThe expressions of miR126, miR146a, miR222, and miR21 were significantly decreased by 76.2-(p=0.041), 61.8-(p=0.000), 30.5-(p=0.009), and 71.21-fold (p=0.042), respectively, compared with controls.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Abnormal ear development in ear atresia patients, could possibly be due to the reduced expression of apoptosis regulating miRNAs. Changes in the regulation of tumor protein p53 (TP53), p53 upregulated modulator of apoptosis (PUMA), Fas cell surface death receptor (FAS), FAS ligand (FasL), and phosphatase and tensin homolog (PTEN) directly or within the apoptosis-related cascades may play important roles during development, particularly in the external ear. This is the first report to present the possible association between apoptosis-regulating miRNAs and ear atresia/microtia.

13.A patellar tendon length conservation method: Biplanar retrotubercle open-wedge proximal tibial osteotomy
Ismail Turkmen, Irfan Esenkaya
doi: 10.14744/nci.2018.52243  Pages 246 - 253
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı varus gonartrozunun cerrahi tedavisinde uyguladığımız proksimal tibia medial biplanar retrotüberkül açık kama osteotomi tekniğinin erken dönem sonuçlarını değerlendirmek ve literatür ile kıyaslamaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu amaç doğrultusunda varus dizilimine sahip medial gonartrozu bulunan 22 hastanın 23 dizine uygulanan proksimal tibia medial biplanar retrotüberkül açık kama osteotomi sonuçlarını incelendi.
BULGULAR: Hastaların 20’ si kadın 2’ si erkekti. Hastaların ameliyat esnasındaki yaş ortalamaları 56.24 (44-66), beden kitle indeksleri ortalama 31.95 (23.4 - 44.9), ameliyat öncesi ortalama Hospital for Special Surgery (HSS) skoru 68.7 (48 - 83) idi. Ameliyat öncesi ortalama femorotibial anatomik aks açısı 186.39°(173 - 194), ortalama Insall-Salvatti indeks değeri 1.04 (0.94 -1.171) idi.
Hastaların ortalama takip süresi 30.19 (6 - 42) aydır. Son takiplerinde HSS skoru ortalama 86.48 (74 - 100), femorotibial anatomik aks açısı 175°(168 - 171), Insall-Salvatti indeks değeri 1.06 (0.857 – 1.32) idi.
Hastaların ameliyat öncesi ve son kontrollerindeki HSS skoru ve femorotibial anatomik aks açısında istatistiksel olarak anlamlı düzelme mevcutken, Insall-Salvatti indeks değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır.
Bir hastada fatal olmayan pulmoner emboli, bir hastada cerrahiden bir yıl sonra gelişen derin ven trombüsü, iki hastada geçici duysal sinir hasarı, bir hastada rabdomyoliz ve bir hastada da düzeltme derecesinde kayıp (nüks) gelişti.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamıza göre; proksimal tibia medial biplanar retrotüberkül osteotomisi ile varus gonartrozlu hastalarda, frontal plan ve sagittal plan deformiteleri düzeltilebildiği gibi patellar tendon boyu da sabit bırakılarak patellofemoral sorunların önüne geçilebilmekte ve iyi klinik sonuçlar elde edebilmektedir.
INTRODUCTION: The early-period results of our technique for performing a medial biplanar retrotubercle open-wedge proximal tibial osteotomy for the surgical treatment of varus gonarthrosis were evaluated and compared with those reported in the literature.
METHODS: The clinical and radiological results of a medial biplanar retrotubercle open-wedge proximal tibial osteotomy performed on 23 knees in 22 patients with medial gonarthrosis with varus alignment were analyzed.
RESULTS: Twenty patients were female and 2 were male. At the time of surgery, the mean age was 56.22 years (44–66 years), the mean body mass index was 31.95 kg/m2 (23.4–44.9 kg/m2), and the mean Hospital for Special Surgery (HSS) score was 68.7 (48–83). The mean preoperative femorotibial anatomical axis angle was 186.39° (173–194°), and the mean Insall-Salvati index value was 1.04 (0.94–1.171). The mean length of follow-up was 30.19 months (6–42 months). At the last follow-up examination, the mean HSS score was 86.48 (74–100), the mean femorotibial anatomical axis angle was 175° (168–171°), and the mean Insall-Salvati index value was 1.06 (0.857–1.32). Comparison of the final follow-up values with the preoperative values demonstrated significant improvement in the HSS score and femorotibial anatomical axis angle, but no significant difference in the Insall-Salvati index value.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The results of this study indicated that frontal and sagittal plane deformities in patients with varus gonarthrosis can be treated with biplanar retrotubercle open-wedge proximal tibial osteotomy with good clinical results that achieve patellar tendon length stability and avoid patellofemoral problems.

CASE REPORT
14.Subclavian vein puncture-induced massive pulmonary hemorrhage and hemoptysis during pacemaker implantation
Nizamettin Selcuk Yelgec, Altug Osken, Ceyhan Turkkan, Ahmet Taha Alper
doi: 10.14744/nci.2017.86619  Pages 254 - 255
Biz bu vakamızda, CRT-D implantasyonu esnasında subklaviyan ven ponksiyonuna bağlı olarak fokal parankim içi akciğer kanaması ve masif hemoptizi gelişen nadir görülen ve ilginç bir vakayı sunmayı amaçladık. Hastamızda klinik seyir saniyeler içinde akciğer ödemine ilerledi. Kontrastsız Multidedektör Bilgisayarlı Tomografi, bu vakada kalıcı pil cebinin hemen altında akciğer dokusunda fokal alveolar hemorajiyi gösterdi, fakat ilginç olarak vakamızda pnömotoraks yoktu. Bu vaka bize öğretti ki, subklaviyan ven ponksiyonu esnasında aniden öksürük ve hemoptizi gelişirse, komşu akciğer dokusunda parankim ponksiyonuna bağlı olarak hasar gelişimi, komplikasyon olarak akılda tutulmalıdır.
We present a rare and interesting case of subclavian vein puncture-induced focal intraparenchymal lung hemorrhage and massive hemoptysis developed during CRT-D implantation. Clinical picture advanced to pulmonary edema in seconds. A noncontrast multiple-detector computed tomography scan revealed focal alveolar hemorrhage in the lung tissue right under the pacemaker pocket, but remarkably, there was no pneumothorax. This case shows that if cough and hemoptysis suddenly develop during subclavian puncture, injury of the adjoining lung because of parenchymal puncture should be considered as a complication.

15.Infliximab use in ulcerative colitis flare with clostridium difficile infection: A report of two cases and literature review
Bhupinder S. Romana, Abdulmajeed A. Albarrak, Mohamad H. Yousef, Veysel Tahan
doi: 10.14744/nci.2017.79446  Pages 256 - 260
Clostridium difficile infection (CDI) is a major cause of morbidity and mortality in patients with inflammatory bowel disease (IBD), especially in ulcerative colitis (UC). The incidence and severity of CDI in IBD has shown an increasing trend in the last two decades. Patients with IBD are predisposed to CDI secondary to the recurrent use of antibiotics, corticosteroids, and immunosuppressants and secondary to dysbiosis. It is clinically challenging to distinguish the symptoms of CDI from an IBD flare. The worsening of IBD symptoms demands escalation of steroids or initiation of biologics. However, the management of CDI in IBD, not responding to antibiotics, is not well described beyond a few case reports. We report two cases of CDI with active UC flare. The patients did not respond to antibiotics or intravenous corticosteroids but had rapid resolution of CDI symptoms after receiving infliximab infusion. The optimal dosing and infusion frequency of infliximab in management of CDI in UC/IBD remains to be established.

16.Open repair of a type Ia endoleak with a giant abdominal aortic aneurysm sac
Cemal Kocaaslan, Mustafa Aldag, Tamer Kehlibar, Mehmet Yilmaz, Ebuzer Aydin, Bulend Ketenci
doi: 10.14744/nci.2017.79037  Pages 261 - 263
Endovasküler anevrizma tamiri (EVAR), abdominal aort anevrizması (AAA) için güvenli ve etkili bir tedavi yöntemi olarak kabul edilmiştir. Endoleak, EVAR sonrası gelişen en sık komplikasyon olup bazen acil müdahele ve girişim gerektirir. Çoğu zaman endoleak tamiri çeşitli endovasküler yöntemlerle yapılabilmekte iken bazı hastalarda açık cerrahi tamir gerekmektedir. Bu çalışmada yedi yıl önce rüptüre AAA nedeniyle EVAR yapılmış olan sonrasında ikinci defa endoleak komplikasyonu gelişmiş ve cerrahi tamir yapılan 67 yaşında erkek bir hasta sunulmaktadır. Bu hastada takibinin birinci yılında inferior mezenterik arterden kaynaklanan tip II endoleak saptanmış olup, koil embolizasyonla tedavisi yapılmıştır. Acil servisimize karın ağrısı ile başvuran bu hastada çekilen BT anjiografide greftin posterior kısmında tip Ia endoleak ve 22,9 cm’e ulaşan rüptüre olmamış dev anevrizma kesesi saptandı. Hasta hemodinamik olarak stabil olmadığı için sol anterolateral torakotomi ve laparotomi ile operasyona alındı. Bu çalışmada açık cerrahi yöntemle re-operasyona alınan bu hasta sunulmuş olup tip Ia endoleak tedavileri literatür ışığında tartışılmıştır.
Endovascular aneurysm repair (EVAR) has been widely accepted as a safe and effective treatment for abdominal aortic aneurysm. Endoleaks are the most common complication after EVAR and require urgent interventions. Usually endoleaks can be treated with endovascular procedures using a variety of techniques. Despite these interventions, if the endoleak still persists, conventional open surgery should be evaluated. A 67-year-old man had been treated with EVAR after a ruptured abdominal aortic aneurysm 7 years ago. Later on, a type II endoleak was detected due to the inferior mesenteric artery and treated with coil embolization at the first follow-up year. The patient was admitted to our emergency department due to abdominal pain. Computed tomography angiography demonstrated a type Ia endoleak from the posterior side of the graft with a huge abdominal aortic aneurysm sac (22.9 cm) without rupture. The patient was hemodynamically unstable, and open surgical repair was performed via left anterolateral thoracotomy and laparotomy. Here we report a case where we performed open repair of a type Ia endoleak and discuss the repairing techniques for type Ia endoleak in the light of the literature.

17.Difficult management of a patient presenting with recurrent syncope caused by diffuse vasospasm
Abdulkadir Uslu, Serdar Demir, Munevver Sari, Cem Dogan, Ozge Akgun, Mehmet Celik, Taylan Akgun
doi: 10.14744/nci.2017.82160  Pages 264 - 267
Hem koroner vazospazm hemde kronik beta bloker kullanımı senkop'a neden olabilmektedir.Biz kronik beta bloker kulanımına bağlı sinuzal bradikardi'nin neden olduğu rekürren senkop atakları olduğu düşünülen ancak altta yatan mekanizmanın koroner vazospama ikincil gelişen tam atrioventriküler blok ve ventriküler aritmilerin olduğu anlasılan bir vakayı sunmayı amacladık. Olgunun tedavisi yüksek doz non-dihidropridin grubu kalsiyum kanal blokeri, nitrat ve dual ICD implantasyonu ile başarılı olarak yönetildi. Vazospazmın neden olduğu senkop durumunda, altta yatan mekanizma atriyoventriküler blok ve / veya ventriküler aritmiler gibi karmaşık olabilir. Bu nedenle, dual ICD implantasyonu optimal tıbbi tedavi ile birlikte düşünülmelidir.
Spontaneous and simultaneous multivessel coronary artery spasm may present with multisite myocardial ischemia, atrioventricular block, acute lung edema, cardiogenic shock, or ventricular fibrillation. In a case of syncope caused by vasospasm, the underlying mechanism may be complex, such as atrioventricular block and/or ventricular arrhythmia. Dual implantable cardioverter defibrillator (ICD) placement should be considered along with optimal medical treatment. This report is a description of a 57-year-old male patient who was admitted to the hospital with chest pain followed by loss of consciousness. As the patient had bradycardia, a diffuse spasm, and life-threatening ventricular arrhythmia during ischemic episodes, a dual ICD device was implanted. ICD treatment may be a good option in cases with a diffuse spasm that is hard to control with medical treatment due to the risk of life-threatening ventricular arrhythmia.

INVITED REVIEW
18.The use of neodymium magnets in healthcare and their effects on health
Cengiz Yuksel, Seyit Ankarali, Nehir Aslan Yuksel
doi: 10.14744/nci.2017.00483  Pages 268 - 273
Mıknatıslar, güçlü manyetik alan özellikleri nedeniyle modern teknolojiler, tıp ve diş hekimliğinde kullanılmaktadır. Neodymium mıknatıslar bu güçlü mıknatıslardan biridir ve üzerine daha fazla araştırmalar yapılmıştır. Bu derlemede, nadir toprak mıknatıslarının geçmişi, tanımlanması ve özellikleri kısaca ele alınmıştır. Buna ek olarak şimdiye kadar yapılan araştırmalardan elde edilen sonuçlar ile kabaca incelenmiş ve mıknatısların, özellikle de neodim mıknatısların vücut sistemleri, dokuları, organları, hastalıkları ve tedavileri üzerindeki etkilerinin olduğu sonucuna vardık. Sağlık sektöründeki çeşitli teşhis cihazlarında ve terapötik araçlarda kullanımları olmasına rağmen, mıknatısların vücut için bazı zararlı potansiyelleri ve kaza riski vardır. Neodymium mıknatısların etkileri üzerine yeterli bir araştırma bulunmamasına rağmen, hem diagnostik hem de terapötik prosedürler için büyük bir potansiyele sahip görünmektedir.
The strong magnetic field properties of magnets have led to their use in many modern technologies, as well as in the fields of medicine and dentistry. Neodymium magnets are a powerful type of magnet that has been the subject of recent research. This review provides a brief explanation of the definition, history, and characteristics of rare earth magnets. In addition, a broad overview of results obtained in studies performed to date on the effects of magnets, and neodymium magnets in particular, on body systems, tissues, organs, diseases, and treatment is provided. Though they are used in the health sector in various diagnostic devices and as therapeutic tools, there is some potential for harmful effects, as well as the risk of accident. The research is still insufficient; however, neodymium magnets appear to hold great promise for both diagnostic and therapeutic purposes.

LETTER TO THE EDITOR
19.The effects of neuromonitorization in thyroidectomies can be safely evaluated with the standardized technique
Mert Tanal, Mehmet Uludağ
doi: 10.14744/nci.2018.67625  Pages 274 - 275
Abstract | Full Text PDF

20.Author's reply
Suleyman Demiryas, Turgut Donmez, Erdinc Cekic
doi: 10.14744/nci.2018.54775  Pages 275 - 276
Abstract | Full Text PDF


 
©NCI 2016. Bu sitenin tüm hakları Istanbul Kuzey Klinikleri’ne aittir.